8 Aralık 2014 Pazartesi

Müzikte sessizliğin önemi


Müzikte sessizliğin önemine inanmaya başlıyorum. Bir müzik cümlesinden sonraki sessizliğin gücü; örneğin, Beethoven'ın Beşinci Senfonisi'nin ilk dört notasının ardından gelen dramatik sessizlik ya da bir Miles Davis solosunun notaları arasındaki boşluk...Düşünüyorum da, müzisyenler olarak yaptığımız en önemli şey, sadece sessizlik için bir çerçeve sağlamakmıdır?

Melodi ve metafor armağanları da sadece sessizlik sırasında sunulur. Modern dünyadaki insanlar için gerçek sessizlik nadiren yaşadığımız bir şeydir. Sanki ondan kaçınmak için işbirliği yapmış gibiyiz. Üç dakikalık sessizlik çok uzun bir zaman gibi görünür. 

Pek az zaman ayırdımız düşüncelere ve duygulara dikkatimizi vermek için bizi zorlar. Bunu uygunsuz, hatta korkutucu bulan insanlar var. Eğer müzikte boşluk bırakmazsak, oluşturduğumuz sesi tanımlayıcı bir bağlamdan yoksun bırakmış oluruz. Sanki boşluk bırakmaktan korkuyoruz. Müziğin güzelliği notaların kendisi kadar onların arasındaki boşlukla da ilgilidir. 

Sting 


66.Sone

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e,
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.






Bilgisayar Oyunları Beynimizi Nasıl Bağımlısı Yapıyor

Bu kişisel bağlılığının oyun oynayan insanları izleyerek öğrenebileceğimiz psikolojik ve nörolojik dersler ile nasıl değiştirilebileceği ile ilgili. Ancak aynı zamanda müşterek bağlılık ve neyin insanların büyük ölçekli bir oyunda tıklamasına ve çalışmasına ve oynamasına ve bağlanmasına sebep olduğunu gözlemlemek için emsalsiz bir labaratuvar hakkında. Ve eğer bu şeylere bakıp onlardan ders alabilirsek ve onları nasıl dışa çevireceğimizi görebilirsek o zaman elimizde gerçek anlamda evrimsel birşeyin olduğunu düşünürüm.

 

devamı ... Bilgisayar Oyunları Beynimizi Nasıl Bağımlısı Yapıyor ...



İnsan Olmanın Kuralları

Eski bir yazıttan tercüme edilmiştir… 
1. Bir Vücud Size Verilecek…
Sevseniz de sevmeseniz de bu vücut tüm yaşam periyodunuz boyunca sizin olacaktır.
2. Dersler Alacaksınız…
Hayat denilen tam zamanlı bir okula kayıt oldunuz. Bu okulda her günün ders öğrenmek için fırsatınız olacak. Bu dersleri sevebilirsiniz veya anlamsız ya da aptalca bulabilirsiniz.
3. Hatalar Yoktur Sadece Alınacak Dersler Vardır…
Büyümek, deneme yanılma yolunu kullandığımız deneyleme sürecidir. Başarıya ulaşamayan deneyler de başarıya tam ulaşan deneyler gibi sürecin bir parçasıdır.
4. Dersler, Öğrenilene Kadar Tekrar Edilir…
Sen öğrenene kadar dersler, çeşitli form ve yöntemlerle sana sunulacaktır. Dersini tam olarak öğrendiğinde bir sonraki derse geçeceksin.
5. Ders Almak Asla Bitmeyecek…
Hayatın tüm noktalarında içinde o bölüme ait bir ders bulundurmayan bir parçası yoktur. Hayattaysan öğreneceğin derslerin bulunmaktadır.
6. Buradan Daha İyi Bir Yer Yoktur…
Senin oraların buralar olduğu zaman, hemen sana buradan daha iyi gözüken yeni bir oralar verilecektir.
7. Diğerleri Sadece Senin Aynandır…
Sen kendinde sevdiğin veya nefret ettiğim bir şeyin yansımasını başkasında görmüyorsan onda olan bir şeyi sevemez ya da nefret edemezsin.
8. Hayatınla İlgili Ne yapmak İstediğin Sana Kalmış…
İhtiyacın olan bütün kaynaklar ve aletlere sahip olacaksın. Bunlarla ne yapmak istediğin sana kalmış. Seçim senin.
9. Cevaplar İçinde Yatıyor…
Hayatın soruları ile ilgili cevaplar içinde yatıyor. Tek yapman gereken İçine Bakmak, İç Sesini Dinlemek ve Kendine Güvenmektir.”


Değişim Sancısı



Değişim Sancısı -1
Bütünüyle yeni olan bir şeye gerçekten hazır olmamız asla mümkün değildir.
*
Bir iç titremesine tutulmadan köklü bir değişimi karşılayabilmek için aşırı bir kendine güvene ihtiyaç vardır.
*
Köklü değişime uğramış insanlar sadece kıt bir eylem imkanıyla yüz yüze kalır veya bireysel girişimler yoluyla kendine güven ve öz-saygı edinemez ya da edinmelerine izin verilmezse her şey değişir. Bu durumda, denge, değerlilik ve kendine güven için duyulan açlık, bunların yerine başka şeyler ikame etmeye yönelir. Kendine güvenin yerini iman, öz-saygının yerini gurur, bireysel dengenin yerini ise üyeleri birbirine sıkı sıkıya bağlı bir grup alır.

*
... Çorak, yararsız bir yaşam sürdüren öz-güven ve öz-saygı yoksulu bu kişiler, itibar ve mevki hayaliyle, gurur ve imanın infilak edici ikamelerini elde etmek için yanıp tutuşmaktalar.
*
Güç az sayıda insanı bozduğu halde, zayıflık çok sayıda insanı bozar. Nefret, kin, kabalık, tahammülsüzlük ve kuşku, zayıflığın meyveleridir. Zayıfların küskünlükleri kendilerine yapılan haksızlıktan değil, sahip oldukları yetersizlik ve güçsüzlük duygusundan dolayıdır. Zayıfların gönlünü onlarla servetimizi paylaşarak alamayız. Bizim cömertliğimizi onlar tahakküm olarak hissederler. St. Vincent Paul, tilmizlerini uyararak, fakirlere karşı "onlara ekmek vermiş olmanızı affetme" lerini sağlayacak şekilde davranmasını istemiştir. Umudumuzu, gururumuzu ve hatta nefretimizi onlarla paylaşmak suretiyle de zayıfların gönülerini kazanamayız. Zayıfların derdine deva olacak hediyemiz, onların kendi kendilerine yardım yeteneklerini harekete geçirmek olacaktır. Ekmeği, şerefi, özgürlüğü ve gücü kendi çabalarıyla elde edebilmeleri için gerekli teknik, toplumsal ve politik becerileri onlara nasıl aktarabileceğimizi öğrenmeliyiz.
*
Taklitçiler, taklit ettikleri modelin üstesinden gelmeyi –onu aşmayı, geride bırakmayı ve daha iyisi bütünüyle ortadan kaldırmayı- arzularlar. En son zikrettiğimiz şey tarih içerisinde bazen ilk tercih edilen olmuştur: Taklitçiler işe  modeli tahrip etmekle başlamış, daha sonra taklit etmeye koyulmuşlardır. Yenilgiye uğramış veya ölmüş bir modeli taklit etmenin çok daha kolay olacağı açıktır.
*
Bireyin en hayati ihtiyacı kendi değerini kanıtlamaktır, bu da genellikle eyleme karşı doymaz bir açlık hissedilmesi anlamına gelir. Çünkü, beceri ve yeteneklerini değerlendirmek ve geliştirmek suretiyle bir değerlilik duygusu elde edebilenlerin sayısı oldukça azdır. Çoğunluk, kendilerinin değerliliklerini bir şeyle meşgul olmak suretiyle ispatlar. Bir şeylerle uğraşarak yaşanılan hayat, gayesi olan bir hayata en yakın hayattır. Fakat, eylem vasıtasıyla kendini kanıtlamayı veya daha kolay olan kendini meşrulaştırmayı seçen birey dengesiz ve huzursuzdur. Zira, değerliliğini hergün yeniden kanıtlamak zorundadır. Onun, “çılgınca faaliyete ve bir şeyler yapmaya can atmak” için tuhaf bir kader nazariyesinin dile getirdiği belirsizliklere ihtiyacı yoktur.
*
Rönesans, sıkı örülü bir toplumun bir uyanış, bir yeniden uyanış gerçekleştirerek bireyselleşmesiydi. Reform  hareketi ise bu bireyselleşmenin bir yan ürünü –bireyselleşmeye karşı bir tepki- idi. Bireysel varoluşun getirdiği yükü, endişeyi ve ayrışmayı dayanılmaz bulan pek çok insan vardır. Bu, kişisel ilerleme imkanlarının görece sığ, bireysel çıkar ve umutların ise peşlerinde koşulmaya değmez göründüğü durumlar için özellikle geçerlidir. Bu tür insanlar, bireysel varoluşa er ya da geç sırtlarını döner, bir kutsal dava, bir lider veya bir hareketle özdeşleşmek suretiyle bir amaca ve değer sahibi olma duygusu edinmeye çalışırlar. Böylesi bir özdeşleşmeyle elde ettikleri inanç ve gurur, onla için, ulaşılmaz durumdaki öz-güven ve öz-saygının yerini tutarlar. Reform Hareketi, özerk bir varoluşun yükünden kurtulmak için başlatılan bir hareket olmuştur.,
*
Kendi varlığını kendi gayretleriyle meşrulaştırmak zorunda olan birey, kendisinin ebedi tutsağıdır.

Değişim Sancısı - 2

Aslında, entellektüelin kitlelere bağımlılığı sadece ekonomik alanla sınırlı değildir. Daha derin bir bağımlılık söz konusudur. Entellektüel, yüceltilmeye ve tapınılmaya hayati bir ihtiyaç duyar ki, böyle bir şey, ancak geniş, şekilsiz, sessiz bir kalabalıktan elde edilebilir.
*
En ezici yasalara şikayette bulunmaksızın ve adeta ruhsuzca destek vermiş olan bir halk, sırtlarındaki yük hafiflediğinde bu yasaları hiddetle fırlatıp atar.
*
Görmediğimiz bir şeyi umut edersek, o şeyi sabırla bekleriz.
*
Öz-saygıya sahip olan birey, kendi kusurlarına olduğu kadar komşusunun kusurlarına karşı da hoşgörülü olmaya çalışacaktır. Kendini üstün görüş kendinden memnuniyetsizliğin bir tezahürüdür. Kendi değersizliğimizin farkındaysak, doğal olarak, başkalarının kendimizden daha kibar olmalarını bekleriz. Kendimizden talep ettiğimizden fazlasını onlardan talep eder ve adeta onlarda hayal kırıklığına uğramayı umarız. Öz-saygının yokluğunda kabalık kalabalıklaşır. Öz-saygıdan mutlak anlamda yoksun bireyler sevdikleri şeylerden coşkuyla nefret etmeye ve nefret ettikleri şeyleri çoşkuyla sevmeye hazır bireylerdir.
*
Ebedi teyakkuz hali özgürlüğün bedelidir ve ancak özgürlüğü her gün yeniden fetheden kişi özgürlüğü hak eder.
*
Normal zamanlarda fikir birliği olmaksızın düzenini koruyamayan bir toplum, özgürlük için uygun bir toplum değildir. Toplumun, bireysel özgürlüğü sırtlayabilecek kadar güçlü, bedelini ödeyebilecek kadar da müreffeh olması gerekir. Dolayısıyla, geri kalmış bir ülkenin bir özgürlük atmosferi içerisinde hızla modernleşmesi imkansızdır.
*
Entellektüele göre, özgürlük için mücadele, özgür bir toplum oluşturmaktan çok daha önemlidir. Entellektüel, “özgürlük için çalışmayı, savaşmayı, konuşmayı onu elde etmeye “ tercih eder.
*
Var olmak için verilen umutsuzca mücadele, devingen olmaktan çok durağan bir etkidir. Hayati gereklilik arz eden şey için telaş içinde gerçekleştirilen arayış, az çok yeterli bir şey bulduğumuzda sona erer. Gereksiz şeyler için sürdürülen arayışın ise sonu yoktur. İnsanın en olağanüstü ve en muazzam gayreti ihtiyaçlar peşinde değil de sadece gereksiz şeyler peşinde koşarken göstermiş olmasının nedeni budur.
*
Ciddiyeti övenlerin çoğunun, sahte bir ağırbaşlılığa ve vakara aşırı ihtiyaç duyan insanlar olduklarını düşünüyor insan. La Rochefoucauld, ağırbaşlılığın  “aklın kusurlarını gizlemek için icat edilmiş bedene ait bir sır” olduğunu söyler. Ciddi bir amaç ve yüksek idealler mesajıyla ortaya çıkan ve ölümcül ciddiyetin bayrağını taşıyan kitle hareketleri, genellikle, neşeli yaratıcılığa karşı amansız bir nefret duyan kısır bilgiçler tarafından yönlendirilirler. Bu tür hareketler, dar kafalılığa, korkuya, sertliğe ve kısır eylemlere yol açarlar. Edebiyat, sanat, müzik ve saf bilim alanlarında dünyanın büyük eserlerinden birinin bir kitle hareketinin katı atmosferinde kurgulanması ve uygulanması hemen hemen imkansızdır. Yaratıcı içtepinin bu griliğin ve sefilliğin ortasında kıpırdamaya başlaması, ancak, bu hareketlerin kendilerini tüketmeleri, getirdikleri yalınkat sıkıntı havasının dağılması ve küçümsenen şimdinin sıradan hazlara meyletme cesareti göstermesiyle mümkün olur.

Değişim Sancısı - 3

İnsanlar zorunlu olarak öylesine delidirler ki, adeta, deli olmamak deliliğin bir başka biçimidir.
*
İnsan tabiatının düşselliği, kısmen insanın tamamlanmamışlığından kaynaklanmaktadır. Mütehassıs organlardan yoksun bir varlık olarak insan, bir anlamda, bir yarı-hayvandır. Kendisini teknolojiyle tamamlamak zorunda olan insan, bunu gerçekleştirirken adeta bir yaratıcıdır – bir anlamda bir yarı-tanrıdır. Ayrıca, belli bir çevreye organik adaptasyondan mahrum olduğu için de, çevresini kendisine adapte etmek ve dünyayı yeniden yaratmak zorundadır. Kendini tamamlamak, fiziksel varlığının sınırlarını aşmak için sürekli çalışma, insanın yaratıcılığının enerji santrali ve gayritabiiliğinin kaynağıdır. Zira, insanın tabiatın sınırsız uysallığından ve sabitliğinden kurtulması, kendini tamamlama süreci içerisinde gerçekleşir.
*
Mutlak iktidar bir toplum değil bir hayvanat bahçesi ortaya çıkarır – bu hayvanat bahçesinin, D’Argenson’un deyimiyle, “bir mutlu insanlar koleksiyonu” olması mümkün olsa da.
*
Sıradan işlerde başarısız olan insanın imkansız olana ulaşma eğilimi sergilediklerini görürüz. Muhteşem planları gerçekleştirmeye heves eder ve daha üstün insanları zor durumda bırakacak işleri ifa hususunda benzersiz bir sebatkarlık ve görülmemiş bir hareketlilik sergilerler. Mümkün olanı halletme hususunda başarısızlığa uğramanın insanları imkansızı yapmaya yöneltmesi bir paradoks gibi gözükebilir, fakat zayıfların kafa yapısına aşina olan kişi, bu cürretkarca davranışın bir kolaya kaçış olduğunu bilir: Zayıfların be kadar heveskar bir şekilde muazzam teşebbüslerde bulunması, başarısızlıktan sorumlu olmamak içindir. Zira, mümkün olanı elde etme hususundaki başarısızlığımızın sorumluluğu sadece bize aitken, imkansız olanı elde etmede başarısız kaldığımızda başarısızlığı teşebbüsün büyüklüğüne atfederek kendimizi temize çıkarırız.
*
Yeteneksizler ve uyumsuzlar, tüm alanlardaki yenilikleri teşvik ve kucaklama hususunda da yüksek ölçüde bir maceraperestlik sergilerler. Köklü toplumsal reformları destekleyenler, iş hayatında ve sanayide yeni atılımlar gerçekleştirenler, çölleri terbiye etmeye kalkışanlar veya edebiyat, sanat, müzik gibi alanlarda yeni ifade tarzları bulmaya çalışanlar genellikle başarılı insanlar değildir. Başarılı insanlar genellikle oldukları yerde kalır ve nasıl yapılacağını bildikleri şeyi daha çok ve daha iyi yapmaya devam ederler. Yeni olana atılış, çoğunlukla, savunmasız konumdan bir kaçış ve yeteneksizliği gizlemek için bir manevradır. Bir öncü rolü üstlenmek, kişinin, kendisini, yeteneksizliğin ve beceriksizliğin kabul edilebilir ve hatta kaçınılmaz olduğu bir konuma sokması demektir. Çünkü deneyim ve teknik bilgi yeni olanın üstesinden gelmede fazla etkili değildir ve bütünüyle yeni olanın kötü biçimli ve çirkin olması beklenir.
*
Kelimeler, düşünceyi şekillendirir, duyguyu harekete geçirir ve eyleme yol açarlar; öldürür ve diriltir, hasta eder ve iyileştirirler. “ Söz adamları” – rahipler, peygamberler, entellektüeller – tarih içerisinde askeri liderlerden, devlet adamlarından ve iş adamlarından daha belirleyici bir rol oynamıştır. Kelimeler ve büyü, özellikle de mevcut yaşam biçimlerinin çözülmekte olduğu ve insanın bilinmeyenle boğuşmak zorunda kaldığı bunalım zamanlarında belirleyicidir.



İnsan evriminin kesin önem taşıyan ânı, sürekli yinelenip durur

 
Yaradılışımız gereği esirgenmeseydik, ellerinden yakamızı kurtaramayacağımız sorunlar karşısında bulurduk kendimizi.

 1 Doğru yol bir ip üzerinden geçer; yükseğe değil de, hemen yer üzerine gerilmiştir ip. Sanki üzerinde yürünmek değil, insanı tökezletmek içindir,
2 İnsanların tüm kusurları sabırsızlık, uğraşılarında yönteme vaktinden önce sırt çeviriş, sözde bir sorunu sözde bir çit içine almak isteyiştir. 
3 İnsanların iki ana günahı var: Sabırsızlık ve savsaklık; bütün öbür günahlar bunlardan çıkıyor. Sabırsızlıklarından ötürü cennetten kovuldular, savsaklıklarından ötürü cennete dönemiyorlar. Ama belki bir tek ana günah var ortada: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü cennetten kovuldular, sabırsızlıklarından ötürü cennete dönemiyorlar. 
4 Öbür dünyaya göçenlerden birçoğunun gölgesi, ölüm ırmağı'nın sularını aralıksız yalayıp durur; çünkü bizim buradan akıp gider ırmak ve bizim denizlerin tuzlu lezzetini taşır. Derken ırmak başkaldırır tiksintiyle, dönüp gerisin geri akmaya koyulur, ölüleri sularında sürükleyip getirir ve yeniden yaşam içine bırakır. Ama ölüler mutludur; şükran türküleri söyler, gazaba gelmiş ırmağı okşayıp severler. 
5 Bir noktadan sonra geriye dönüş diye bir şey kalmaz. Bu noktaya erişmek gerekiyor. 
6 İnsan evriminin kesin önem taşıyan ânı, sürekli yinelenip durur. Dolayısıyla, geçmişte kalan herşeyin hiçliğini açıklayan devrimci düşünsel akımlar haklıdır; çünkü henüz olup bitmiş bir şey yoktur. 
7 Kötü'nün elindeki en ayartıcı silâhlardan biri, savaşa çağrıdır. 
8 Kadınlarla yapılıp, yatakta sonlanan bir savaş gibidir adeta 
9 A.'nın burnu pek havadadır, îyi'nin yolunda hayli ilerlediğini sanır; bu sanısının nedeni, kendine besbelli çekiciliğini hep koruyan bir nesne gözüyle bakması, kendini giderek daha çok ayartı karşısında hissetmesi, ayartıların da şimdiye dek hiç bilmediği yönlerden geldiğini düşünmesidir. 
10 Ama gerçek neden, büyük bir iblisin içine girip yerleşmiş olması, büyük iblise hizmet için de durmadan küçük iblislerin seğirtip gelmesidir. 
11/12 Bir elmaya ilişkin görüşteki çeşitlilik: Masanın üzerinde duran elmayı zar zor seçebilmek için boynunu uzatan küçük oğlanın görüşü, bir de elmayı alarak rahatçacık yanıbaşındaki dostuna uzatan evin beyinin görüşü. 
13 Bilgeliğin başladığına ilk işaret, ölme isteğidir. Bu yaşam katlanılmaz, bir başkası ulaşılmaz görünür, ölmek istendiği için utanılmaz artık; nefret edilen bir eski hücreden alınıp, nefret edilecek bir yeni hücreye konulmak için yalvarılıp yakardır. Hani bir inanç kalıntısı da rol oynar bunda: Sözde hücreden hücreye taşınılırken, Tanrı bakarsın tutukevinin koridorunda insanın karşısına çıkacak ve onu şöyle bir süzdükten sonra diyecektir ki: «Hiç bir yere kapamayın artık, bana gelecek!» 
14 Düz yerde yürüsen ve yürümek için iyi niyet sahibi olmana karşın adımların geri geri gitse, o zaman seni umutsuzluğa sürükleyen bir neden olabilirdi, bu. Ama sarp, senin de aşağıdan gördüğün gibi sarp bir yamacı tırmandığını düşünürsen, adımların geriye doğru kayması, salt bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir; onun için, umutsuzluğa kapılman doğru sayılmaz. 
15 Sonbaharda bir yol gibi: Temiz pak süpürüyorsun, yeniden kurumuş yapraklar örtüyor üzerini. 
 16 Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı. 
17 Bu yere gelmemiştim: Burada bir başka türlü soluyor insan; güneşin yanında bir yıldız, güneşten daha göz kamaştırıcı ışıldıyor. 
18 Sonra üzerine tırmanıp çıkmaktan kaçınma olanağı bulunsaydı, Babil Kulesi'nin yapımına belki ses çıkarılmayabilirdi. 
19 Kötü'nün dediklerine kanıp, ondan gizli sırların bulunabileceğine sakın inanma! 
20 Leoparlar tapınaktan içeri saldırıp, testilerdeki kutsanmış şarabı içiyor ve olay sık sık yineleniyor; sonunda başgöstereceği önceden kestirilebilir nitelik kazanıyor ve âyinin bir parçasına dönüşüyor. 
21 Elin taşı kavradığı gibi sımsıkı. Ama el, daha bir uzağa fırlatabilmek için sımsıkı kavrar taşı. Ancak, o kadar uzağa da götürür yol. 
22 Sen ödevsin, uzakta yakında bir öğrenci yok. 
23 Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret dolar içine. 
24 Üzerinde dikildiğin yerin, iki ayağın kaplayacağından büyük olamayacağını anlama mutluluğu. 
25 Yaşamaktan duyulan haz, kaçıp yaşam'a sığınmaktan başka nasıl açığa vurulabilir. 
26 Gizlenecek yer sayısız, ancak kurtuluş tektir; ama kurtuluş olanağı, gizlenecek yer kadar çoktur. *Bir hedef var, ama hedefe götürecek bir yol bulunmuyor; bizim yol dediğimiz, duraksamadan başka bir şey değil. 
27 Olumsuz davranışlarda bulunmak yükümlülüğü sonradan yüklendi omzumuza; olumlu davranışlarda bulunmakla daha başka yükümlü kılındık. 
28 Bir kez Kötü'ye kapıları açmaya gör, kendisine inanılmasını gereksinmez artık. 
29 Kötü'ye kapılarını açarken, kafandaki art düşünceler senin değil, Kötü'nün düşünceleridir. *Hayvan kırbacı çekip alıyor efendisinin elinden ve bizzat efendi olmak için, kendisini kırbaçlamaya koyuluyor; bilmiyor ki bu, efendisinin kırbacına atılmış yeni düğümün yol açtığı hayalden başka bir şey değildir. 
30 İyi, bir bakıma iç karartıcıdır. 
31 Nefsim üzerinde egemenlik kuracağım diye uğraşmıyorum. Nefse egemenlik, manevî varlığımdan saçılan sonsuz sayıda ışınların rasgele bir yerinde etkili olmayı dilemektir. Ama çevremde böylesi çemberler çizmem mi gerekiyor, en iyisi bunu bir eylemde bulunmayıp, devcileyin bütün'ü hayretle seyrederek yapar ve seyrin e contraio sağlayacağı güçlenmeden yararlanırım, o kadar. 
32 Kargalar, bir tek karganın göğü yokedebileceğini ileri sürer. Ona kuşku yok; ama göğün kulağı duymaz böyle bir savı, çünkü gök kargaların yokluğu demektir.  
33 Din fedaileri bedeni küçümsemez, çileler üzerine gererek yüceltir onu; bu bakımdan düşmanlarıyla aynı görüştedir. 
 34 Bitkinliği, bir gladyatörün boğuşmadan sonraki bitkinliğe benziyor; gördüğü iş, bir memur odasındaki bir du- var parçasının üzerine beyaz badana çekmekti. 
35 Sahip olma diye bir şey arama; ancak bir varoluş, son nefesi, havasızlıktan boğulmayı özleyen bir varoluş bulunuyor. 
36 Eskiden soruma neden cevap alamadığımı bilemiyordum. Bugün soru sorabileceğime eskiden nasıl inandığıma aklım ermiyor. Ama inandığım da yoktu hiç; yalnız soruyordum. 
 37 «Belki sahip olduğun bir şey bulunmakta, ama kendin yok'sun» savına verdiği cevap, yalnız titreme ve yürek çarpıntısıydı. 
38 Biri edebiyat yolunu ne kolay yürüdüğüne şaştı; çünkü bayır aşağı dolu dizgin iniyordu. 
39 Kötü'ye olan borçta taksit taksit ödeme yoktur; oysa hep böyle yapılmaya çalışılır. Gençliğinde kazandığı savaşlara, kendi eliyle kurduğu seçkin orduya, dünyayı değiştirmeyi amaçlayan içindeki güçlere karşın, Büyük İskender'in Çanakkale Boğazı önünde kalıp asla karşıya geçemeyeceği ve bunu korkudan ya da irade güçsüzlüğünden değil, yer çekiminden başaramayacağı düşünülebilirdi. 39b Yol sonsuzdur, ne kısaltılacak, ne uzatılacak yanı vardır; ama yine de herkes kendi çocuksu karışını tutar üzerine, onu kısaltmaya bakar. «Elbet adı geçen bir karışıtlık yolu da yürümen istenecektir, bu bakımdan unutan olmayacaktır seni.» 
40 Ancak zaman kavramımızdır ki, Kıymet Günü'ne bu adı vermeye zorlar bizi; oysa gerçekte olağanüstü bir mahkeme vardır. 
41 Dünyadaki uyumsuzluğun sayısal bir uyumsuzluğa benzemesi, avutucu bir şeydir.
42 Tiksinti ve kin dolu başı göğüs üzerine eğmek. 
43 Henüz av köpekleri avluda oynaşıyor; ama av istediği kadar şimdi ormanlar içinde dolu dizgin kaçıyor olsun, yine ellerinden kurtulamaz. 
44 Bu dünya için koşumları takınman gülünç doğrusu. 
45 Ne kadar çok at koşarsan, o kadar çabuk görülür iş. Bütünün temelden sökülüp alınması değil hani, zaten bunun üstesinden gelinemez; anlatılmak istenen, koşumların parçalanması, dolayısıyla özgür ve şen bir yolculuk olanağının başgöstermesidir. 
46 Sein sözcüğü Almanca'da iki anlama gelir: Varolmak ve onun olmak. 
47 Kral ve kralın habercileri olmak gibi iki şıktan birini seçmeleri istenmişti. Çocuklar gibi hepsi haberci olmayı dilediler. Dolayısıyla, habercilerden geçilmiyor şimdi; sağa sola koşturuyor, yeryüzünde kral kalmadığından anlamını yitirmiş haberleri birbirlerine sesleniyorlar. Bu acınacak yaşamlarına son verebilseler, memnunluk duyacaklar; ama görevde kalacaklarına bir kez ant içmişler, bunu göze alamıyorlar. 
48 İlerleme denen şeye inanç, henüz bir ilerlemenin gerçekleşmediğine inanmaktır. Bunun tersi, inanç sayılmaz. 
49 A. bir virtüözdür, Tanrı da onun tanığı. 
50 însan, içinde yokedilmez bir nesnenin varlığından sürekli emin bulunmaksızın yaşayamaz; ancak gerek o nesne, gerek böyle bir güven kendisinden saklı kalabilir. Bunu dile getiren durumlardan biri, kişisel bir Tanrı'ya inanmaktır. 
51 Yılanın aracılığı gerekmişti: Kötü, insanı ayartabilir; ama insan olamaz. *Alabildiğine güçlü bir ışık dünyayı çözüp dağıtabilir; zayıf gözlerin önünde katılaşır dünya, daha zayıfların önünde ellerini yumruk yapar, daha da zayıfların önünde mahcup bir tavır takınır ve kendisine bakmaya yelteneni vurup yıkar. 
52 Dünyayla arandaki savaşta dünyayı desteklemeye bak. 
53 Kimseyi aldatmaman; dünyayı da aldatıp, bir zafer olanağından yoksun bırakmamalı. 
54 Hepsi manevî bir dünya vardır. Bizim maddî dünya dediğimiz, manevî dünyadaki kötüdür; kötü dediğimiz de, ebedî gelişim sürecimizdeki bir ânın zorunluğudur ancak. 
55 Herşey bir aldatmacadır: En az yanılmaya bakmak, normal ölçüler içinde kalmak, işi en aşırı düzeye vardırmak. Birinci şıkta, elde edilmesinde kolaya kaçıldığı için îyi ve karşısında enikonu olumsuz savaş koşulları çıkarıldığı için Kötü aldatılır, ikinci şıkta, dünyevî'de bile ele geçirilmeye çalışamadığı için îyi'dir aldatılan. Üçüncüsünde ise, kendisinden kaçılabildiği kadar uzağa kaçıldığı için iyi, en aşırılığa vardırılarak güçsüz kılınacağı umulduğu için de Kötü aldatılır. Yani ikinci şıkkın yeğ tutulması gerekir; çünkü burada hep iyi aldatılıp, Kötü aidatı konusu yapılmaz, hiç değilse öyle gözükür. 
56 Yaradılışımız gereği esirgenmeseydik, ellerinden yakamızı kurtaramayacağımız sorunlar karşısında bulurduk kendimizi. 
57 Maddî dünya dışındaki nesneler için dilden ancak ima yollu yararlanılabilir; yaklaşık da olsa dil kıyas amacıyla asla kullanılamaz; çünkü maddî dünyaya uygunluk içinde yalnız mülkiyetin ve mülkiyet ilişkilerinin sözünü eder. 
58 Mümkün mertebe az fırsat ele. geçince değil, ancak mümkün mertebe az yalan söylenince, mümkün mertebe az yalan söylenmiş olur. 
59 Bir merdivenin üzerine basılmaktan iyice çukurlaşmamış basamağı, basamağın kendi açısından, ıssız çatılmış bir tahta parçasıdır yalnız. 
60 Dünyadan el çeken, bütün insanları sevmeden yapamaz; çünkü onların dünyasından da el çekmektedir; dolayısıyla, gerçek insan varlığının içyüzünü sezmeye başlar; bu varlık da sevilmez ne yapılır. Ancak, bu sevmenin bir koşulu vardır: Sevilenin dengi olmak. 
61 Dünyada hemcinsini seven, dünyada kendisini seven biri gibidir; ondan ne daha az, ne daha çok haksız durumdadır bu davranışıyla. Ancak, bir soru kalıyor ki, o da insanın hemcinsini sevip sevemeyeceğidir. 
62 Manevî dünyadan başka bir şeyin bulunmadığı gerçeği, umudumuzu alıp, onun yerine bize bir kesinlik bağışlamaktadır. 
63 Sanatımız, Gerçek'le gözümüzün kamaşmasıdır: Geri geri kaçan maskara suratlara vurmuş ışıktır tek Gerçek, ondan başkası Gerçek diye nitelenemez. 
64/65 Cennetten kovulma, ana parçası bakımından ebedidir. Yani kovulma kesin, yeryüzünde yaşama kaçınılmazdır; ama olayın ebediliği (ya da zaman açısından yinelenişi) yalnız bizim bir1 vakit cennette kalabileceğimizi değil, yeryüzünde ister bunu bilelim, ister bilmeyelim, şimdi de sürekli cennette bulunduğumuzu göstermektedir. 
66 O, yeryüzünün özgür ve güvenlik içinde bir vatandaşıdır; çünkü yeterince uzun bir zincire vurulmuştur; zincir öylesine uzundur ki, bütün dünyevî mekânların kapısını açık tutar ona; ama beri yandan, uzunluğu, hiç bir şeyin kendisini yeryüzü sınırlarından çekip öteye almasına izin vermeyecek kadardır. Ne var ki, gökyüzünün de özgür ve güvenlik içinde bir vatandaşıdır; çünkü gene uzunluk bakımından ötekinin benzeri bir zincire vurulmuştur. Yeryüzüne inmeye kalktı mı, gökyüzü zincirinin tasması ensesinden tutup çeker, öyleyken, tüm olanaklar elindedir hep ve bunu hisseder, hatta söz konusu olanakları ilk zincire vuruluştaki bir yanılgıya bağlamaktan kaçınır. 
67 Üstelik yasak yerde egzersiz yapan acemi bir paten kayıcısı gibi, gerçekler ardında koşuyor. 
68 Bir ev tanrısına inanmaktan daha neşeli ne gösterilebilir. 
69 Kuramsal bakımdan tam bir mutluluk olanağı vardır: İçte bir yokedilmez'in varlığına inanmak, ama ona ulaşacağım diye çaba harcamamak. 
70/71 Yokedilmez bir tek şeydir; her insan tek başına bu yokedilmezdir; beri yandan, bütün insanlarda ortak özelliktir yokedilmez; dolayısıyla, insanları birbirine bağlayan eşsiz bir bağ bulunmaktadır. 
72 Aynı insanda öyle bilgiler vardır ki, birbirinden düpedüz değişikliğine karşın aynı nesneyi konu alır; dolayısıyla, buradan, insanın ister istemez birçok özneleri de kendisinde barındırdığı sonucunu çıkarmak gerekiyor. 
73 Kendi sofrasından dökülen artıkları yiyip, kısa bir süre için herkesten tok bulunmakta, ama sofradan yemek yemesini de unutmaktadır; ancak, artıklar da tükenmektedir böylece. 
74 Cennette yok edilen şey yokedilebilir idiyse, o zaman yanlış bir inanç içinde yaşıyoruz demektir. 
75 İnsanlığı kendine mihenk taşı yap; şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür, bu taş. Ansızın değişim. Usulcacık sorunun çevresinde dolanıyor cevap, tetikte, ürkek, umutlu; arayan bakışlarını sorunun yanına varılmaz çehresinde karamsar gezdiriyor; en saçma (yani cevaptan alabildiğine uzaklaşan) yollarda soruyu izlemeye çalışıyor. 
76 «Demirleyeceğim yer burası değil» duygusu ve bu duyguyla birlikte hemen kabarıp coşan ve insanı taşıyan dalgaları çevrede hissediş. 
77 İnsanlarla düşüp kalkmak, insanı ayartıp kendini gözlemlemeye götürür. 
78 Us, ancak bir destek olmaktan çıkınca özgürlüğe kavuşur. 
79 Şehvanî sevgi, insanı yanıltıp ilâhi sevgiden uzak tutuyor; hani tek başına becereceği bir şey değil; ama ilâhi sevgi öğesini bilmeyerek içinde taşıdığından, üstesinden gelebiliyor bunun. 
80 Doğru bölünmez, bu yüzden kendini bilip tanıyamaz; Doğru'yu tanımak isteyenin Yalan olması gerekir. 
81 Hiç kimse sonunda kendisine zararı dokunacak bir şeyi isteyemez. Yine de durum kimi insanda böyleymiş gibi görünüyorsa —belki herkeste var bu görünüm— nedeni, o insanın içindeki iki ayrı kişiden birinin bir istekte bulunması ve söz konusu isteğin ilgili kişiye yararı dokunmasına karşın, istek konusunda karara varılırken yarı düşüncesine başvurulan ötekisine zarar vermesidir. İnsan ancak karar sırasında değil, daha işin başında içindeki ikinci kişinin tarafını tuttu mu, ilk kişi ve onunla beraber söz konusu istek silinip giderdi ortadan. 
82 Niçin ilk Günah'tan ötürü yakınıp dururuz? İlk Günah yüzünden değil, yaşam ağacından ötürü, bu ağacın meyvesinden yemeyelim diye cennetten kovulduk. 
83 Yalnız bilme ağacının meyvesinden yediğimiz için değil, aynı zamanda yaşam ağacının meyvesinden henüz yemediğimiz için günahkâr duruma düştük. Günahkârlığımız, içinde bulunduğumuz durumdan ileri geliyor, ilk Günah'tan değil. 
84 Cennette yaşamak için yaradılmıştık, cennet hizmetimize verilmişti. Sonra yazgımız değiştirildi; cennetin yazgısında da değişikliğe gidildi mi, orası belli değil. 
85 Kötü, belli geçiş durumlarında insan bilincinin saçtığı ışındır. Aslında gerçek olmayıp görünüş olan maddî dünya değil, ondaki Kötü'dür; ne var ki, bu Kötü, gözlerimiz için maddî dünyayı oluşturur. 
86 ilk günah'tan bu yana iyi ve Kötü'yü ayırt etme yeteneğimiz birbirine denk bulunmaktadır; yine de önemli üstünlüğümüzü özellikle ikincisinde görürüz. Ama ancak iyi ve Kötü'nün ötesinde gerçek değişiklik başlar. Bunun karşıtı görünüm şu nedene dayanıyor: Kimse tek başına bilmekle yetinemez, aynı zamanda bilişine uygun davranmak zorundadır. Gelgelelim, bunun için gerekli güç, yaradılıştan ona verilmiş değildir; dolayısıyla kendisini yoketmeden duramaz, söz konusu gücü ele geçiremeyeceği rizikosuna karşın kendini uzak tutamaz bundan, ama böyle bir denemeden başka yapacağı şey de kalmamıştır. (Bilme ağacının meyvasından yeme yasağının çiğnenmesine karşı ölümle tehditte saklı yatan anlam işte budur; belki eceliyle ölümün başlangıçtaki anlamı da bundan başkası değildi.) Ne var ki, kendini yoketme denemesinden de insanoğlu korkmakta, böyle bir şeye kalkışmaktansa İyi ve Kötü'yü ayırt etme yeteneğinden başlangıçtaki gibi bir yoksunluğu yeğlemektedir, (ilk Günah deyimi de, ilgili korkuya dayanıyor); ama olmuş bir şey olmamış duruma getirilemez, yalnız bir siliklik ve bulanıklık içerisine itilebilir. Bu amaç için birtakım nedenler uydurulup, öne sürülür. Tüm dünya böylesi nedenlerle doludur, hatta gözle görülen bütün bu dünya, belki bir an için dinlenmek isteyen insanın başvurduğu nedenden başka bir şey değildir. Bilme olgusunu bozma, bilmeyi amaca dönüştürme yolunda bir deneyiş. 
87 Giyotin gibi bir inanç; o kadar ağır, o kadar hafif. 
88 Örneğin sınıfın duvarında asılı iskender Savaşı tablosu  gibi karşımızda duruyor ölüm. Yapılması gereken, daha bu yaşamda eylemlerimizle tabloyu karanlığa gömmek, hatta ortadan silip atmaktır.
89 İnsan özgür irade sahibidir, hem de üç bakımdan: Birincisi: Bu yaşamı istediği zaman özgürdü; kuşkusuz bu isteğini geri alamaz artık, çünkü onu duyduğu zamanki insan olmaktan çıkmıştır; aynı insan olduğunu gösteren tek şey, yaşayarak bir zamanki istemini gerçekleştirmekte oluşudur. İkincisi: Bu yaşamda yürüyüş biçimini ve izleyeceği yolu seçebilmesi bakımından özgürdür. Üçüncüsü: Günün birinde yeniden dünyaya geleceğini düşünüp, her ne bahasına olursa olsun bu yaşamı yaşamak, dolayısıyla kendini kendi kendine ulaştırmak istemesi bakımından özgürdü; ancak, tüm seçilebilirliğine karşın, yaşamın hiç bir köşeciğine dokunmadan geçemeyecek kadar labirent biçiminde bir yoldan gerçekleşecektir, bu. işte bu üç bakımdan özgürdür irade. Ama üçü de aynı zamanda var olduğundan, hepsi birdir bunların; doğrusu öylesine birdir ki, ne özgür, ne özgürlükten yoksun bir iradeye yer vardır. 
90 İki olanak: Kendini sonsuz küçültmek ya da sonsuz küçük olmak, ikincisi mükemmellik, yani eylemsizliktir; birincisi başlangıç, yani eylemdir. 
91 Sözcüklerin yol açtığı bir yanılgıdan kurtuluş: Eylem yoluyla yokedilebilecek şeyin daha önce elde tutulmuş olması gerekir: Ufalanıp dökülen şey ufalanıp dökülür, ama yok edilemez. 
92 Putlara ilk tapınmanın nedeni, kuşkusuz nesnelere karşı duyulan korku, dolayısıyla nesnelerin gerekliliğinden korku, dolayısıyla nesnelere karşı sorumluluktan korkuydu, öylesine muazzam bir görünümü vardı ki bu sorumluluğun, onu insan dışında bir tek varlığın omuzuna yüklemek göze alınamadı; çünkü insan dışında bir tek varlığın aracılığı da, insanın sorumluluğunda yeterince hafiflik sağlamayacak, yalnız bir tek varlıkla ilişkisi, gereğinden fazla sorumluluğu insanın bir yük.gibi sırtında taşımasına yol açacaktı. Dolayısıyla, her nesne kendinden sorumlu kılındı, hatta daha da ileri gidilerek nesneler insanlardan az çok sorumlu tutuldu. Dengeyi sağlayan karşı ağırlıkların yaratılması bir türlü yeter bulunmadı* bu yalınkat dünya şimdiye kadar gelip geçmiş en karmaşık dünyaydı ve tüm boyutlarıyla yaşadı yalınkatlığmı. 
93 Son kez psikoloji! 
94 Yaşamanın başlangıcında iki ödev: Çevreyi gittikçe daraltmak ve kendini bu çevre dışında bir yerde saklı tutup tutmadığını aralıksız denetlemek. 
95 Kötü, elde bazen bir araç gibidir; Kötü olduğu bilinsin ya da bilinmesin, istenildiği an kaldırılıp bir kenara konulmasına ses çıkarmaz. 
96 Bu yaşamdaki hazlar, yaşamın kendi hazları değil, bizim daha yüce bir yaşama yükselmekten duyduğumuz korkudur; bu yaşamdaki eza ve cefalar, yaşamın kendi eza ve cefaları değil, söz konusu korkudan ötürü bizim kendi kendimize reva gördüğümüz eza ve cefalardır. 
97 Yalnız burada ıstırap ıstıraptır. Hani bu demek değildir ki, burada ıstırap çekenler bir başka yerde çektikleri ıstıraptan ötürü yüceltilecek; bunun anlamı, bu dünyada ıstırap denen şeyin bir başka dünyada değişmeyip, yalnız karşıtından bağımsız kılınacağı ve mutluluğa dönüşeceğidir. 
98 Evrenin sonsuz genişlik ve zenginlikte tasarlanması, zahmetli bir yaratışla özgür bir içebakışın en aşırılığa vardırılmış alaşımının sonucudur. 
99 Ebedî yaşamın bir vakit sürdürüldüğüne ilişkin olup, zamana bağımlılığımızı haklı gösteren en güçsüz inanış bile, günahkârlık içinde yaşadığımıza ilişkin şimdiki en amansız inançtan ne kadar daha iç karartıcıdır. Ancak, saflığı içinde ikincisini bütünüyle kapsayan birinci inanışa katlanma gücüdür ki, inancın ölçüsünü oluşturur. Bazıları ilk büyük Aldatış'm dışında her durumda kendileri için küçük çapta özel bir aldatışın düzenlendiği, örneğin sahnede bir sevi oyunu canlandırılıyorsa, oyuncu kadının oyundaki sevgilisine yapmacık gülümsemesinin yanı sıra, üst galerideki belli bir seyirciye gayet sinsi gülümsediği kanısındadır.

100 Şeytansal'ı konu alan bir bilim olabilir, ama şeytansal inancı, hayır; çünkü ortada görünenden çok şeytansal yoktur.

101 Günah her vakit açıktan açığa gelir ve duyularla algılanabilir hemen. Kökleri üzerinde yürür, tanınmak için sökülüp çıkarılması gerekmez.

102 Çevremizdeki acıları bizim de çekmemiz gerekmektedir. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyümesi vardır; bu ise, şu ya da bu biçimde acılar içerisinden çekip götürür bizi. Nasıl ki çocuk belli bir gelişim sonucu yaşamın tüm evrelerinden geçer (her evre de istek ve korku bakımından bir önceki için erişilmez görünür aslında), yaşlanır ve sonunda ölürse, biz de bunun gibi (insanlıkla aramızdaki bağ, kendimizle aramızdaki bağdan güçsüz değildir), yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz. Bu konuda adalete yer yoktur, acılardan ürkmeye ya da acıları liyakat diye yorumlamaya yer yoktur.

103 Dünyamın acılarından geride tutabilirsin kendini, bu özgürlük sana verilmiştir ve senin doğa'na aykırı yanı yoktur; ama kaçınabileceğin tek acı varsa, o da işte kendini bu geride tutuştur.

105 Bu dünyanın ayartmada yararlandığı araç ve salt bir geçiş dönemi oluşturduğuna ilişkin güvence aynı şeydir. Böyle olması da gerekiyor, çünkü dünya ancak bir yoldan yaratabilir bizi ve bu da gerçeğe uygun düşer. Ama işin berbat, yanı, ayartı başarıya ulaşınca güvenceyi unutmamız, dolayısıyla îyi'nin bizi kandırıp Kötü'nün kucağına itmesi, kadının bakışıyla bizi cezbederek yatağına çekip almasıdır.

106 Umutsuzluk içinde kıvranan yalnız kimse de içinde olmak üzere, alçak gönüllülük, insanla hemcinsi arasında en güçlü ilişkiyi sağlar, hem de o saat; yeter ki katıksız ve sürekli bir özellik göstersin. Böyle bir şeyi başarabilmesi de, gerçek tapınma dili, beri yandan tapınmanın kendisi olması ve alabildiğine sıkı bir bağ oluşturmasıdır. Tapınmayla ilişkisi, insanın kendi kendisiyle ilişkisi, çabayla ilişkisi, insanın hemcinsiyle ilişkisidir; tapınmadan çaba gösterme gücü sağlanır. Evden çıkıp gitmen gereksiz. Masa başında otur. Kulak kabart, kulak kabartmasan da olur, bekle yalnız. Hatta onu da yapmayıp hiç ses etme, yalnızlık içinde kal. Maskesini düşüresin diye dünya kendini sunacaktır sana; çünkü başka türlüsü elinden gelmeyecek, cezbeye kapılmış, önünde kıvranıp duracaktır. Zaten aldatmacadan başka ne görebilirsin çevrende. Aldatmaca bir kez yokedilsin, hiç bir bakışına artık izin verilmez, yoksa bir tuz sütununa dönüşürsün.

107 Herkes A'ya karşı pek nazik; nasıl ki şahane bir bilardo masası iyi oyunculardan bile titizlikle saklanır; derken o büyük oyuncu çıkagelir, masayı enine boyuna inceler, oyunda vaktinden önce işlenecek bir hataya göz yummaz; ama derken kendisi oynamaya başlar, alabildiğine küstahlığa saparak yapmadığını koymaz, işte böyle birine davranılır gibi tıpkı.

108 «Ama sonra hiç bir şey olmamış gibi işine döndü.» Belki hiç birinde geçmezken, açık seçiklikten yoksun eski anlatılar yığınından aşinası bulunduğumuz sözlerdir bunlar.

109 «Yeteri kadar inançtan yoksunluğumuz söylenemez. Salt yaşıyor olmamız, inanç değeri bakımından asla tüketilecek gibi değildir.» Neresindeymiş bunun inanç değeri? Yaşamamak elde değil ki! —«işte inancın insanı çıldırtacak kadar zengin gücü, bu elde değil ki'de saklı yatar, bu olumsuzlamada açığa vurur kendini.»


kaynak...aymavisi