31 Ekim 2014 Cuma

Gölge etme başka ihsan istemem


RUHU BATIRMAMAK İÇİN ...
Sokrat'ın hayranlarından zengin bir tüccar, bütün serveti olan bir çuval altını kendisine bağışlamıştır. Tüccarın ölümüne kadar altınlardan hiçbirine dokunmadan saklayan Sokrat, tüccar öldükten sonra, bu bir çuval altını, bir kayığa yükletip, denizin ortasına götürür ve teker teker denize atar. Atarken de; "Ey altınlar! İşte sizi denize atarak batırıyorum ki be- nim ruhumu kirletmeyesiniz ve batırmayasınız!" der. 
YOLCULUK ...
Sokrates'e bir dostu, "Dertliyim, yolculuğa çıktım iyi geçmedi" demiş. Sokrates, "Kendini de birlikte götürmüşsündür de, ondan" diye cevaplamış.
ADALET ...
Sokrates'e, "Bu dünyayı ayakta tutan şey nedir?" diye sorarlar. Sokrates, "Bu dünya adaletle ayakta durur. Zulüm geldiği zaman o devletin varlığı düşünülemez" diye cevap vermiştir.
DiYOJEN’DEN
GÖLGE ETME, BAŞKA İHSÂN İSTEMEM ...

Diyojen, İskender'e ayağa kalkmadı. Hiç istifini bozmadı. Binlerce insan, İskender geliyor diye kırılıp geçiyorken o, yerinden kımıldamadı bile. "Sen ne yapıyorsun, gelenin kim olduğunu bilmiyor musun?" tartakladılar. İskender: "Durun, dokunmayın!... Görmüyor musun? İskender geliyor diye insanlar yerlere yatıp kalkıyorlar. Sen yoksa İskender'i tanımıyor musun?" dedi. Diyojen: “Tanıyorum, iyi tanıyorum ve sizi de iyi biliyorum” diye cevap verdi. İskender: “O halde söyle! Kimim, ben?" Diyojen: “Bendemin bendesisin (esirimin esirisin)” dedi. İskender sarsıldı. Yerinde duramadı ve atından indi. "Ne demek bu?" dedi. Diyojen: "Sen, toprak için insan öldürüyorsun. Dünya benim esirim, kölem. Sen de benim köleme köle olmuşsun. Kim kime ayağa kalkacak?" dedi. İskender bunu kabullendi. Diyojen'in büyük bir filozof olduğunu anladı ve dedi ki: "Dile benden ne dilersen!" Diyojen: "Gölge etme başka ihsan istemem."
BAKMA SANATI...
Picasso bir balık resmi yapar. Sanattan anlamayan birisi, beğenmeyerek "Bunun neresi balık?" deyince, Picasso kızarak cevap verir: "O balık değil, sadece resim." 
KUŞLARIN SESİ...
Bir sergide Picasso'nun resimlerinden bir şey anlamadığını söyleyen birine Picasso, kendini tanıtmadan, "Üzülmeyin; Kuşların seslerinden de bir şey anlamıyoruz" demiş.
SONSUZ HAYAT...
"Yaşlılık yıllarında iken niçin kendinizi bu kadar yoruyorsunuz?" diye soran arkadaşlarına, Victor Hugo, şu cevabı vermiş: "Dinlenmek için önümde sonsuz bir hayat var." 
ZAMANSIZ SORU...
Zamanını ilme adamış çok meşgul bir bilge kişiye, "Zaman nedir?" diye sorduklarında, ondan şu cevabı almışlar: "Şu anda zamanı anlatacak kadar zamanım yok." 
SOY SOP MESELESİ...
Bahâeddîn Nakşbend (k.s.)'e sorarlar: "Soyunuz nereye ulaşıyor?" "insan soyu ile hiçbir yere ulaşamaz" diye cevap verir. 
ONA ULAŞMAK İÇİN EĞİLMEK LAZIM...
Meşhur bir filozofa, "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?" diye sorulduğunda, "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş. 
BÂKÎ'YE GÖRE İSTİKBÂL...
Büyük dîvân şâiri Bâkî'ye, "Geleceği öğrenmek ister misiniz?" diye bir soru sormuşlar. O da şu cevabı vermiş: "Hayır istemem; çünkü geçmişten farkı yoktur." 
NAPOLYON ...
Vaktiyle Fransa hükümet ricalinden biri, Napol- yon Bonapart'ı bir muhârebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek, "Önce şurasını almalıydınız; sonra buradan geçerek ötesini zapt etmeliydiniz" gibi fikirler yürütmeye başlayınca Napolyon, "Evet!" demiş, "onlar parmakla alınabilseydi, dediğin gibi yapardım." 
İMTİHAN ...
Napolyon'un karısı bir gece yarısı kocasını telaşla dürterek "Kalk! Kalk!" der. Napolyon uyanır ve uyku sersemliğiyle, "Ne bu telaş hanım, ne oldu?" diye sorar. Hanımı "Kalk! Savaş koptu, Fransa işgal edildi" deyince, Napolyon: "Telaş etme hanım, yat! Ben de sandım imtihan var; korktum..." der. 
İMKÂNSIZ ...
"Türkler yenilebilirler, ama asla esir edilemezler" sözünün sahibi Napolyon, bir savaş esnasında, emrindeki subaylardan birinden bir mektup alır. Mektupta, "Emir buyurduğunuz yerin alınması imkânsız" diye yazmaktadır. Napolyon'un cevabı şöyledir: "Siz mektubunuzda bana bunun 'imkânsız' olduğunu yazıyorsunuz. Bu sözcük Fransızca değildir."
DOSTLUKLA DÜŞMANLIK ...
Namık Kemal'e bir arkadaşı, "Sizin en samimi dostunuzla en şiddetli düşmanınız kimdir?" diye sormuş. Namık Kemal, "İnsanın en samimi dostu da, en şiddetli düşmanı da kendisidir" diye cevap vermiş. 
AZRAİL UNUTUR MU? ...
Son derece çalışkan bir insan olan ve uzun bir ömür süren Süheyl Ünver Hoca'ya sormuşlar: "Azrail sizi unuttu mu efendim?" Ünver hoca şu cevabı vermiş: "Hayır! Daha geçenlerde görüştük. Bana dedi ki: Boş bulursam götürürüm!.."
EKSİK KALAN GÜNLER ...
Aksakallı bir bilge kişiye, bir dost ziyaretinde selam ve hal hatırdan sonra, "Neler yapıyorsunuz?" diye sorulduğunda şu cevabı vermiş: "Eksik kalan günlerimizi tamamlamaya çalışıyoruz efendim." 
ÇANAKKALE İÇİNDE...
 İngiliz garson, Türk müşteriye: "Çanakkale'de çok askerimizi öldürdüğünüz için sizleri pek sevmeyiz" deyince, bizimkinden gayet soğukkanlı bir şekilde şu cevabı almış: "Orada ne işiniz vardı?" 
SAYI BİLMEYEN HÂKİM...
 Bir mahkemede beş yüz değnek vurulma cezasına çarptırılan bir adamın gülerek, "Hakim bey! Sen ya ömründe hiç dayak yememişsin, ya da sayı saymayı bilmiyorsun" demiş. 
YALNIZ DOSTLARIMI ...
İki arkadaş kahvede konuşuyorlar. -Sen İngilizleri sever misin? -Hayır! -Ya Almanları? -Hayır! -Fransızları? -Hayır! -Amerikalıları? -Hayır! -Be adam, sen kimleri seversin? -Yalnızca dostlarımı... 
DİŞİ ASLAN ...
Hayvanlar bir gün, "Kim daha çok yavru doğurabilir?" diye tartışmaya başlarlar. Hep birlikte dişi aslana gidip sorarlar: "Sen kaç yavru doğurabiliyorsun?" "Bir" diye cevaplar dişi aslan. "Fakat ben aslan doğururum." 
YARALI ASLAN...
Avcıların elinden yaralı olarak kaçan aslanı gören tilki, "Ne o, aslan kardeş? Bizimkiler ava çıkmışlardı, seni mi avladılar yoksa?" der. Aslan, kanlar içinde zaten yaralı, halsiz ve bitkin, tilkiye döner ve "Ben bu yaradan ölmezdim, ama senin bu lafın öldürdü." der. 
DAHA ÖNCE TATTIKLARI İÇİN ...
Bir bilgeye sormuşlar: "Bazı ihtiyarlar, neden gençlerden daha çok dünyaya hırs göstermektedirler?" Bilge kişi onlara şu cevabı verir: "O ihtiyarlar gençlerin daha henüz tatmadığı dünya lezzetlerini tattıkları için..."
HASTANIN YEMEĞİ ...
Lokman Hekim'e: "Hastamıza ne yedirelim?" diye sorduklarında, şu cevabı vermiş: "Acı söz yedirmeyin de, ne yese olur." 
KÖPEKLERİN KARDEŞLİĞİ ...
Mevlânâ, talebeleriyle yürürken, yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler. Yanındaki talebelerinden birisi, "Güzel bir kardeşlik örneği" der. "Keşke insanlar da bundan ibret alsa." Mevlânâ, tebessüm ederek karşılık verir: "Aralarına bir kemik atıver de, gör bakalım kardeşliklerini." 
BİLGELİĞİ KİMDEN ÖĞRENDİN?...
 Lokman Hekim'e, "Bilgeliği kimden öğrendin?" diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar: "Körlerden öğrendim. Çünkü onlar elindeki değnekle tam araştırmadan adım atmazlar. Basacakları yerin sağlam olduğundan emin olduktan sonra adım atarlar... Bundan dolayı ben de bir şey yapacağım zaman düşünür, faydalı ise konuşur, yararlı ise yaparım... Faydasız ise bırakmayı ve susmayı tercih ederim." 
YETERLİ OLAN ...
Bir öğrencisi Konfüçyüs'e dedi ki: "Yaşadığın kentte seni herkesin sevmesi nasıldır?" Yeterli değil, cevabını alan öğrenci bir daha sordu: "Peki, kentte seni herkesin sevmemesi nasıldır?" Konfüçyüs şöyle cevapladı: "Yeterli değil. İnsanların arasında iyilerin seni sevmesi; kötülerin de sevmemesi daha iyidir." 
DÜNYANIN YÜZÜ...
 Hastalıktan ötürü gözleri kapanmış olan bir adam, halk şairi Seyrânî'ye: "Bende dünyayı görecek göz mü kaldı?" diye şikâyette bulununca, söz ustası Seyrânî: "Hiç üzülme dostum!" demiş. "Zaten dünyada da bakılacak surat kalmadı." 
DEVASIZ DERT...
 İbn Sînâ'ya, "Dünyada devası olmayan bir dert var mı?" diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar: "Derdin devasızı, iyinin kötüye muhtaç olmasıdır."
İNSAN...
 "İnsan, kâinata hâkim bir varlıktır" diyen felsefe öğretmenine, öğrencilerden biri, şu cevabı vermiş: "Tansiyonuna bile hâkim olamayan insan, kâinata nasıl hâkim olur?" 
OLMADIĞI YERİ GÖSTERİN...
 Materyalist bir öğretmen, öğrencisine, "Söyle bakalım" demiş, "Allah nerede? Eğer bilirsen portakal vereceğim." Öğrencinin cevabı şu olmuş: "Siz bana O'nun olmadığı yeri gösterin, ben size portakal bahçesini vereyim." 
ELMA RİCA EDEYİM ...
İnkârcı bir öğretmen, cebine şeker doldurduktan sonra, küçük öğrencilerine şöyle demiş: "Eğer Allah varsa, isteyin bakalım size şeker verecek mi?" Ama ben, var olduğum için, isterseniz size şeker verebilirim. Hem de derhal." Sınıfın en zeki çocuğu, öğretmenin niyetini anlayıp, şunları söylemiş kendisine: "Bana şeker dokunuyor öğretmenim. Onun yerine bir elma rica edeyim." 
NEDEN İMTİHAN EDİYORSUNUZ? ...
Öğretmen, öğrencilerin aklını karıştırmak için, "Çocuklar!" demiş, "Allah hepimizin cennete gitmesini istediği halde, neden bizi dünyaya göndermiş?" Çocuklardan biri, soruya karşılık vermiş: "Öğretmenim!" demiş, "Şüphesiz ki siz bizim sınıf geçmemizi istiyorsunuz. O halde neden hepimize geçerli not vermeyip imtihan ediyorsunuz?.." 
MUTLULUK...
 Tolstoy'a, "Nasıl mutlu olursunuz?" diye sorduklarında şu cevabı vermiş: "Sahip olduğum şeylere sevinerek, sahip olamadıklarıma ise hiç üzülmeyerek." 
YANLIŞLIK ...
Eski devirlerde bir gece yarısı, gece bekçileri bir genci elinde büyük bir kama olduğu halde yakalamışlar. Gece bekçileri, "Sen kimsin? diye sormuşlar. Genç, "Talebeyim" diye cevap vermiş. "Bu kamayı niçin yanında taşıyorsun?" diye sormuşlar. Genç, "Kitaplardaki yanlışları kazımak için" diye cevap vermiş. Bekçiler, "Hiç bununla yanlışlar kazınır mı?" dediklerinde, "Bazen öyle yanlışlar oluyor ki bu bile az geliyor" diye cevap vermiş. 
OTUZ BEŞİNDE ÖLMEZSEN EĞER ...
İki arkadaş sohbet ediyorlardı. Söz dönüp dolaştı ve hayatın ne kadar da çabuk geçtiği üzerine yoğunlaştı. "Hayat kırkından sonra başlar" dedi içlerinden biri. Öteki de cevap verdi: "Otuz beşinde ölmezsen eğer." 
FAKİRLİĞİN SEFASI ...
Vaktiyle bir derviş bir kervana katılmış, yaya olarak gidiyormuş. Bir boğazda karşılarına çıkan haydutlar, kervanı durdurmuş, yolcuları soymaya başlamışlar. Sıra dervişe gelince, alınacak bir şeyi olmadığını gören haydut, "Defol!" diye onu kovmuş. O da bir ağaç altına oturmuş, çubuğunu çekiştirmeye başlamış. Soyulanlardan birisi, dervişin bu haline kızmış; "Sen ne duygusuz bir adammışsın! Soyulan bu kadar yolcu kan ağladığı halde, sen keyif ediyorsun." diye çıkışmış. Derviş de, "Bırak beni Kardeşim. Bütün ömrümce sürdüğüm fakirliğimin birkaç dakika olsun zevkini çıkarayım."
KAVGAMIZ KİMİNLE...
Rahmetli Ayhan Songar Hoca, köylü bir hastasına soyadını sorar. Hasta, "Kavgalı" diye cevap verir. Songar, "Kiminle kavgalısın?" diye latife yapmak isteyince, köylü içini çekip bilgece bir cevap verir: "Kiminle kavgalı olacağız efendim? Nefsimizle..."
ÜZÜMÜ HER BİRİ BAŞKA BİR ADLA TANIYAN DÖRT KİŞİNİN ÜZÜM İÇİN KAVGAYA TUTUŞMALARI...
Bir adam dört kişiye bir miktar para verdi. "Bu para ile işinize yarayanı alın!" dedi. Dört kişiden biri; "Bu parayı engür'e verelim." dedi. Öbür arkadaşı Arap idi. "Aksilik etme!" dedi; "Ben engür istemem, ineb isterim."Onlardan birisi Türk idi. "Ben ineb istemem, üzüm isterim." dedi. Rum olan bir başkası, "Bırakın bu laflan!" dedi. "Bu para ile istafil alalım." dedi. Derken dört kişi birbirleri ile çekişmeye, dövüşmeye başladılar. Çünkü adların anlamından haberleri yoktu. Onlar ahmaklıklarından, birbirlerine yumruk atıyorlardı. Çünkü bilgisiz ve bomboş idiler.

Orada çeşitli dilleri bilen, sır sahibi üstün biri bulunsa idi, onları uzlaştırır, barıştırırdı. Onlara derdi ki: "Ben bu para ile hepinizin istediğini alırım. Hiçbir art düşünceye kapılmadan, hile yoluna sapmadan gönlünüzü bana verirseniz, bu paranız istediğiniz şeylerin hepsini yapar. Bu paranızla dördünüz de muradınıza erersiniz. Dört düşman uzlaşır, birleşir. Sizin her birinizin sözü ayrılık belirtir, savaş doğurur; fakat benim sözüm uzlaştırır, birleştirir." 


Yazık ki Türk, Rum ve Arab'ın kavgasından engür ve ineb şüphesi çözülemedi. Mânâ dillerini bilen bir Süleyman gelmedikçe, bu ikilik ortadan kalkmaz.  "İstafil" Rumca, "ineb" Arapça, "engür" Farsça üzüm demektir.
İPSİZ ÖZGÜRLÜK...
Bir keçi, bağlı olduğu ipi koparıp boynunu kurtarmış. Artık özgürmüş. Dilediğince koşmuş kırlarda, bayırlarda dolaşmış. İstediği her yere gitmiş. Yemyeşil otlardan doyasıya yemiş. Dağlardan gelen suyu afiyetle içmiş. Ne çoban karışmış o gün, ne sahibi... Yanında hiçbir keçi sürüsü kalabalık etmemiş. Kimse bir tarafa sevk edip bir yöne çekmemiş. Kendi Usanınca şarkılar söylemiş, türküler mırıldanmış. Ve nihayet şen şakrak geçen bir gün bitmeye başlamış. Önce ikindi gölgesi düşmüş her şeyin üzerine, sonra yavaş yavaş güneş ufuktan kaybolmuş gitmiş ve zifiri karanlık sarmış her yanı... Keçi ilk kez ürpermiş. Karanlıkta hiçbir ses, hiçbir ışık kırıntısı kalmamış. İçini bir dehşet sarmış ve birden çalılıkların arkasından, karanlıkların arasından çakmak çakmak parıldayan iki göz görmüş. Fakat her nedense bu parıltıya sevinememiş. Ve evet, aklına gelen başına gelmiş. Hayatında en son gördüğü o iki parıldayan göz olmuş. Kurt, bu özgür keçiyi büyük bir iştahla yemiş. Keçi, bu ipsiz özgürlüğün faturasını çok pahalı ödemiş.
BİLGE İLE KÖPEK ...
Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır; ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür: "Benim bundan öğrendiğim şu oldu" der. "Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir." Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa, bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur. Bu yüzden, sende ne varsa başkalarıyla paylaş. Unutma ki senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için... 
DİLENCİ VE TURGENYEV...
Büyük Rus yazarı Turgenyev, soğuk bir akşamüstü evine doğru yola çıkmış. Yolda bir dilenci kendisinden para istemiş. Bütün ceplerini kurcalayan Turgenyev, ne yazık ki hiç para bulamamış. Bunun üzerine kendisine uzatılan soğuk elleri kendi elleriyle ısıtarak, "Kusura bakma kardeşim, sana verecek bir şeyim yok" demiş. Dilenci, "Verdiniz ya efendim" demiş, "Bana kardeşim dediniz ve ellerimi ısıttınız."

BAKIS AÇISI...
Bir zamanlar, bir delikanlı, bir bilgeye talebe olmak istedi. "Bana talebe olmak zordur" dedi bilge; "korkarım sen bunu başaramazsın." Ama genç kararlıydı. Kendisinden ne isterse yapmaya hazır olduğunu söyledi. Bilge de ona manevî yoldaki ilk vazifesini verdi: "Bir yıl boyunca, kim seni kızdırmaya çalışırsa, ona bir lira vereceksin." Genç denileni yaptı ve tam bir yıl boyunca kendisini öfkelendirmeye çalışan insanlara para verdi. Bir yılın sonunda genç bilgeye geldi ve bundan sonraki vazifesine hazır olduğunu bildirdi: "Önce şehre git ve bana biraz yiyecek al!" dedi bilge. Genç yanından ayrılır ayrılmaz, bilge, dilenci kıyafetine bürünüp sadece kendisinin bildiği kısa bir yoldan, gençten önce şehre ulaştı. Gencin geçeceği yola oturdu ve onu bekledi. Tam genç yanından geçerken, dilenci görünümündeki bilge ona hakaret etmeye başladı. Başkalarının duyacağı kadar yüksek sesle, onun ne kadar aptal göründüğünü söyledi. Ama gençte hiçbir öfke işareti yoktu. Tam aksine: "Ne kadar harika!" diye karşılık verdi; genç, sakin bir şekilde. "Tam bir yıl bana hakaret eden herkese para ödemek zorunda kaldım; şimdi tek kuruş ödemek zorunda değilim." Bunun üzerine üzerindeki dilenci kıyafetini çıkaran ve yüzünü gence gösteren bilge gence şöyle dedi: "Başkalarının ne dediğine aldırış etmemeyi başaran bir kişi, bilgelik yolunda adım atmış demektir. Eminim ki, sen bundan böyle hakaretlere aldırış etmeyeceksin ve doğru bildiğin yoldan asla şaşmayacaksın."
BAŞARI 
ASLANDAN HIZLI KOŞMAK ...
Biri Amerikalı, diğeri Japon iki arkadaş, Afrika ormanlarında bir gezintiye çıkarlar. Birden ağaçların arasından bir aslan çıkıverir. İki arkadaş korku içinde kaçmaya başlarlar, aslan da peşlerinden kovalamaya... İki arkadaştan Japon olanı kaçarken, bir taraftan sırt çantasını çıkarırken, diğer taraftan soyunup, üzerindeki ağırlıkları atmaya başlar. Bunun gören Amerikalı, Japon arkadaşına bağırır: "Ne yapıyorsun? Zaten ufak tefeksin. Onları çıkarınca aslandan daha mı hızlı koşacağını sanıyorsun?" Önde olan arkasını dönüp bağırır: "Ben de biliyorum aslandan daha hızlı koşamayacağımı. Senden daha hızlı koşsam yeter!"
HAYAT HiKÂYELERi... 
ANTİKA İSKEMLELER ...
Genç adam, antika merakı sebebiyle Anadolu'nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken, "Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım" dedi; "Meğer seni bulmak için iyileşmişim." Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının kar beyaz göre göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzinenin etrafını saran üç-dört iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken, "Bugün soba yakamadım evladım" dedi; "ama bu yorganlar seni ısıtacaktır." Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela, hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı?
Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgârın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve etrafına bakınırken, birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: Aman Allah'ım! Antikalardan hiçbiri ortada yoktu. İhtiyar adam, herhalde planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sakin görünmeye çalışarak: "İliğim kemiğim ısınmış" dedi. "Çorbanız da güzel koktu doğrusu. Ama akşamki iskemleleri göremiyorum." Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken, "İskemle dediğin, dünya malı be evladım' dedi; "Biz misafirimizi hiç üşütür müyüz?" 
KABAK VE SARMAŞIK ...
Ulu bir kavak ağacının yanında bir sarmaşık filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe sarmaşık kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacıyla aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
- Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç? - On yılda, demiş kavak. - On yılda mı? diye gülmüş ve yapraklarını sallamış sarmaşık. "Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim, bak!" - Doğru, demiş ağaç, "doğru." Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında sarmaşık önce üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.

Sormuş endişeyle kavağa: Neler oluyor bana ağaç? -Ölüyorsun demiş, kavak.
- Niçin? - Benim on yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalıştığın için.
 
DENEYİM ...
Altmışlık ünlü ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası yoktur, ama aldırmaz. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek yemek istediğini söyler. Güzelce karnını doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının portresini çizerek masaya bırakır. Kalkarken adam gelir, resme bakar, beğenir. "Güzel, ama" der lokantacı, "on dakikada yaptınız bunu. Oysa bir saattir yemek yiyorsunuz." Ressam, "On dakika değil, 60 yıl ve on dakika" diye karşılık verir. 
YARATICILIK VE HATA ...
Bir bilim adamının, tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu. Bir gazete muhabiri, röportaj yaparken kendisine,, ortalama bir insandan nasıl olup da daha farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu sormuş. Kendisini diğerlerinden ayıran özellik neymiş? Bilim adamı bu soruyu, "İki yaşındayken annesinin yaşadığı bir deneyim nedeniyle" diye cevaplamış.
Bilim adamı, buzdolabından süt şişesini çıkartmaya çalışırken, şişe elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş. Annesi mutfağa geldiğinde, ona bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine, "Robert, ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir süt gölü görmemiştim. Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oynamak ister misin?" demiş. O da eğilip, oynamış yere dökülen sütle. Birkaç dakika sonra annesi, "Robert, bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve her şeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yapmak istersin? Bir sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin1" demiş. Robert süngeri seçmiş ve birlikte yere dökülen sütü temizlemişler. Daha sonra annesi, "Biliyor musun? Burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi suyla doldurup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı sağlayalım" demiş. Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş. Ne güzel bir ders! Bu ünlü bilim adamı daha sonra, o anda bir hata yaptığı zaman bundan korkmaması gerektiğini öğrenmiş. Yapılan hataların yeni bir şeyler öğrenmek için çok güzel fırsatlar olduğunu anlamış. İşte bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten. Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir. Bütün anne babalar çocuklarına, annesinin Robert'e davrandığı gibi davransalar çok daha iyi olmaz mı?
TARiHiMiZ
 İADE-İ ZİYARET ...
Fransa'da bulunan bir politikacımıza, "Osmanlıların Viyana önlerinde ne işi vardı?" diye sorduklarında, "Sadece iâde-i ziyaret efendim" diye cevap vermiş; "Haçlı seferlerinin iâde-i ziyareti... "
SARI ÖKÜZ ...
Eski zamanların birinde, bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamalarına ama, civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki! Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyrık alırlarmış ama yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına. Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar. Git gide güçten düşmüşler. Eee, aslan bu! Hiç fareyle tavşanla doyar mı? "Her halde bize bu otlağı terk etmek düşüyor" demiş aslanlardan birisi. "Evet" diye tasdik etmiş diğerleri. Nereye gideriz diye düşünürlerken, "Bir dakika!" diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan'mış söze atılan. "Hayır!" demiş, "hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi." İnanmamış kimse ona ama, "Haydi bir şans verelim, ne çıkar?" diye düşünmüşler. O da almış yanına bir-iki aslan, gitmiş öküzlerin yanma. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta olmak üzere, beş iri kıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini. Topal Aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz'ün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş. "Saygıdeğer öküz efendiler!" diye başlamış lafa. "Bugün buraya, sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik. Kim bilir, kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Biliniz ki biz aslanlar, barışçı bir topluluğuz. Hele öküzlerle hiçbir alıp vermediğimiz olamaz. Ancak, evet size defalarca saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o, sizin aranızdaki Sarı Öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz ve sürünüze zarar veriyoruz. Yoksa bizim sizinle hiçbir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin, rahat rahat otlayamıyorsunuz. Belki geceleri bile bizim kükrememiz sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi Sarı Öküz'ün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım" demiş. Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz, "Olmaz" demiş, ama kimseye dinletememiş sesini. Zavallı Sarı Öküz kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı öküzün üzerine. Bir-ikisini fırlatmış üstünden ama, bitkin düşmüş az sonra. Çırpınmış, böğürmüş, yardım istemiş, yalvarmış; ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine, ama elden ne gelir ki? Bütün sürünün selâmeti için bir öküz gerekliymiş. Gerçekten de günlerce sürüye hiçbir saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan sürüsü bu, ne kadar sabreder ki? Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra. "Acıktık" demişler Topal Aslan'a, daha birkaç hafta bile geçmemişken. O da yine almış yanına birkaçını, bir defa daha gitmiş Boz Öküz'ün yanına. "Selam" diye girmiş söze. "Gördünüz ya! Biz aslanlar ne denli uysal bir sürüyüz. Doğru kararınız için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu! Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var." "Nedir?" demiş Boz Öküz merakla. "Şu sizin Uzun Kuyruk" demiş Topal Aslan. "Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor, gözümüz dönüyor; sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Hâlbuki siz öyle mi ya? Hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize, bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve sevgi içinde iki taraf da hayatını sürdürsün." Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli Öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de "Verelim gitsin" demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar Uzun Kuyruk'u sürüden. Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama, sonunda o da yenik düşmüş aslanlara. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar. Alabildiğince güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler. Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. Verin bize şu öküzü, yoksa karışmayız diyorlarmış sadece. Zavallı öküzlerin hayır diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. Boz Öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona. "Ne oldu bize? Ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı? Oysa ne kadar da güçlüydük?" diye sormuş biri Boz Öküz'e. "Biz" demiş Boz Öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek; "Sarı Öküz'ü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi..."
ABD'NİN OSMANLI'YLA İMZALADIĞI KENDİ DİLİNDEN OLMAYAN İLK VE TEK
ANTLAŞMA...
Yıl 1783. Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak dalgalandırmaya başladı. Daha 25 Temmuz 1785'te Atlantik'te Cadiz açıklarında bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi, Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanına bağlı Kaptan Isaac Stevens'in idaresindeki "Maria" isimli bir gemi idi. Arkasından Philadelphia limanına bağlı kaptan O'Brien'in "Dauphin" isimli gemisi de aynı akıbete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında, 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti. Kongre, 27 Mart 1794 yılında Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemilerinin inşa edilmesi veya satın alınması için Başkan George Washington'a, 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi. Osmanlıların oluşturduğu deniz tehdidi sayesinde ABD donanmasının temelleri atılıyordu. 5 Eylül 1795'te ABD, bu tehdide karşı Osmanlı Devleti ile bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bu anlaşmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi için 2.270.000 Meksika doları ödemiştir. Ayrıca Atlantik'te ve Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir gemiye dokunulmaması karşılığında 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını ödeyecekti. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya G. Washington ve Cezayir Beylerbeyi Dayı Hasan Paşa imza koydular. Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış oldu. Bu, ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir. İşte ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslar arası anlaşma Türkçe olup yine ABD tarihinde kendisine vergi vermeyi kabul ettiği tek ülke Osmanlı Devleti'dir. ABD Başkanı G. Washington, Osmanlı Devleti tarafından muhatab alınmamış ve anlaşma Cezayir Beylerbeyi tarafından imzalanmıştır.

Kaynak: Cevdet Kılıç, İnsan Yayınları, Bilgelik Hikayeleri