22 Eylül 2014 Pazartesi

Yaşamak ne güzel şey






Yaşamak ne güzel şey
Anlayarak, bir usta, kitap gibi
Bir sevda şarkısı gibi
Bir çocuk gibi şaşarak yaşamak...

Yaşamak birer birer ve hep beraber
İpekli bir kumaş dokur gibi
Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli bir destan okur gibi


Taranta - Babu'ya Mektuplar 


Schindler's List

 replik....

Karanlıktaysan, gölgen bile seni yalnız bırakır...


Sisyphos

Sisyphos'un cezasına Hades'te tanık olan Odysseus;

Sisyphos'u gördüm, korkunç işkenceler çekerken;
Yakalamış iki ovucuyla kocaman bir kayayı,
ve kollarıyla, bacaklarıyla dayanmıştı kayaya,
habire itiyordu onu bir tepeye doğru,
işte kaya tepeye vardı, varacak, işte tamam,
ama tepeye varmasına tam bir parmak kala,
bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri,
aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya,
o da yeniden itiyordu kayayı tekmil kaslarını gere gere,
kopan toz toprak habire aşarken başının üstünden,
o da habire itiyordu kayayı, kan ter içinde.


(Odysseia, XII, 593...)
Homeros


Sisifos Söyleni...
Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı.

Homeros'a bakılırsa, Sisyphos ölümlülerin en bilgesi, en uyanığıydı. Başka bir söylentiye göre de haydutluğa eğilim gösteriyordu. Ben bunda bir çelişki görmüyorum. Ruhlar dünyasının yararsız işçisi olmasına yol açan nedenler konusunda kanılar farklı.

İlkin tanrıları biraz hafife alması başına kakılıyor. Onların gizlerini açığa vurmuştu. Jüpiter, Asope'un kızı Egine'yi kaçırır. Kızın babası bu kayboluşa şaşar, Sisyphos'a dert yanar. Bu kaçırmayı bilen Sisyphos, Korent kalesine su vermesi koşuluyla Asope'a bilgi vereceğini söyler. Suyu tanrıların öfkesine rağmen yeğ tutmuştur. Ruhlar ülkesinde bundan dolayı cezalandırılır. Homeros bize Sisyphos'un Ölüm'ü zincire vurduğunu da anlatır. Pluton ülkesini ıssız ve sessiz görmeye katlanamaz. Savaş tanrısını yollar, o da Ölüm'ü kendisini yenenin elinden kurtarır.

Sisyphos'un ölmek üzereyken, önlemsizlik edip karısının aşkını denemek istediği de söylenir. Cesedini alanın ortasına atmasını ister. Sisyphos kendisini ruhlar ülkesinde bulur ve burada insan aşkına öylesine karşıt olan bu söz dinlemeye kızar, karısını cezalandırmak üzere yeryüzüne dönmek için Pluton'dan izin alır. Ama bu Dünya'nın yüzünü yeniden görünce, suyu ve güneşi, sıcak taşları ve denizi tadınca, ruhlar ülkesinin karanlığına dönmek istemez artık. Çağırmalar, öfkeler, gözdağları, hepsi boşa gider. Daha birçok yıllar, körfezin eğrisi, pırıl pırıl deniz ve yeryüzünün gülümsemeleri karşısında yaşar. Tanrıların bir karar vermesi gerekmektedir. Mercure gelip pervasızın yakasına yapışır, sevinçlerinden kopararak zorla ruhlar ülkesine götürür onu, burada kayası hazırdır.

Sisyphos'un absürt kahraman olduğu şimdiden anlaşılmıştır. Tutkularıyla olduğu kadar sıkıntısıyla da absürtdür. Tanrıları hor görmesi, ölüme kin duyması, yaşam tutkusu, tüm varlığı, hiçbir şeyi bitirmemeye yönelttiği bu anlatılmaz işkenceye mal olur. Yeryüzünün tutkuları için ödenmesi gereken pahadır bu. Ruhlar ülkesindeki Sisyphos konusunda hiçbir şey söylenmez bize. Söylenenler imge gücümüzle canlandırılmak için yaratılmıştır. Burada yalnız kocaman taşı kaldırmak, yuvarlamak, yüz kez yeniden başlanan bir yokuşu tırmanmasını söylemek için gerilmiş bedenin tüm çabası görülür; kırışmış yüz, taşa bastırılmış yanak, balçık kaplı kitleyi yüklenen bir omzun, onu indiren bir ayağın desteği, kollarla yeniden toparlama, toprağa batmış iki elin tümüyle insansı güveni görülür. Göksüz uzamla, derinlikten yoksun zamanla ölçülen bu uzun çabanın en sonunda, amaca ulaşılmıştır. Sisyphos o zaman taşın birkaç saniyede bu aşağı dünyaya inişine bakar, yeniden tepelere doğru çıkarmak gerekecektir onu. Gene ovaya iner.

Sisyphos bu dönüş, bu duruş sırasında ilgilendirir beni. Böylesine taşlarla didinen bir yüz, taşın kendisidir şimdiden! Bu adamın ağır ama eşit adımlarla sonunu göremeyeceği sıkıntıya doğru inişi gözlerimin önüne geliyor. Bu saat, bir soluk alışı andıran, tıpkı yıkımı gibi şaşmaz bir biçimde geri gelen bu saat, bilincin saatidir. Tepelerden ayrıldığı, yavaş yavaş tanrıların inlerine doğru gömüldüğü saniyelerinin her birinde, yazgısının üstündedir. Kayasından daha güçlüdür.
Bu söylen 'trajik'se, kahraman bilinçli olduğu içindir. Gerçekten de, her adımda başarma umuduyla desteklenseydi, neden kederli olacaktı? Bugünün işçisi yaşamının tüm günlerinde aynı işlerde çalışır, bu yazgı da absürtlükte bundan aşağı kalmaz. Ama ancak bilinçli olduğu ender anlarda 'trajik'tir. Sisyphos, tanrıların paryası, güçsüz ve ayaklanmış Sisyphos, düşkün durumunun tüm enginliğini bilir: inişi sırasında bunu düşünür. Bunalımını oluşturan açık görüşlülük aynı zamanda yengisini de tüketir. Horgörünün aşamadığı yazgı yoktur.
 
Kimi günlerde dönüş böyle acı içinde geçiyorsa, sevinç içinde de geçebilir. Bu sözcük fazla değil. Gene Sisyphos'u kayasına dönerken getiriyorum gözlerimin önüne, acı başlangıçtaydı. Yeryüzünün görüntüleri usa fazla takıldığı zaman, insanın yüreğinde keder yükselir: kayanın yengisidir bu, kayanın ta kendisidir. Bunlar da bizim Gethsemani gecelerimizdir. Ama ezici gerçekler tanındılar mı yok olurlar. Böylece Oidipus da ilkin yazgıya bilmeden boyun eğer. Bildiği andan sonra, trajedyası başlar. Ama aynı anda, kör ve umutsuz durumda, kendisini dünyaya bağlayan tek elin bir genç kızın eli olduğunu anlar. Ölçüsüz bir söz çınlar o zaman: 'Bunca acı deneyimime karşın, ilerlemiş yaşım ve ruh büyüklüğüm her şeyin iyi olduğu yargısına götürüyor beni.' Dostoyevski'nin Kirilov'u gibi Sofokles'in Oidipus'u da absürt yenginin formülünü verir böylece. İlkçağ bilgeliği çağdaş kahramanlıkla birleşir.
Bir mutluluk kitabı yazma isteğine kapılmadıkça, absürdü bulamaz insan. 'Daha neler! Böylesine dar yollardan mı..' Ama bir tek dünya var yalnızca. Mutluluk ve absürt aynı yeryüzünün iki oğlu. Birbirlerinden ayrılamazlar. Yanlışlık mutluluğun ille de absürdün bulunuşundan doğduğunu söylemek olur. 'Her şeyin iyi olduğu yargısına varıyorum,' der Oidipus, bu söz kutsaldır. İnsanın vahşi ve sinirli evreninde çınlar. Her şeyin tükenmediğini, tüketilmediğini öğretir. Bu dünyaya doyumsuzluğumuz ve yararsız acılardan hoşlanmamız yüzünden gelmiş bir tanrıyı kovar bu dünyadan. Yazgıyı bir insan işi yapar, insanlar arasında sonuçlandırılacak bir işe dönüştürür.
 
Sisyphos'un tüm sessiz sevinci buradadır: yazgısı kendisinindir. Kayası kendi nesnesidir. Aynı biçimde, absürt insan da sıkıntısı üzerinde gözleme başladığı zaman, tüm putları susturur. Birdenbire sessizliğine bırakılmış evrende, yeryüzünün binlerce hafif, hayran sesi yükselir. Bilinçsiz ve gizli seslenişler, tüm yüzlerin çağrıları, bunlar işin kaçınılmaz ters yüzü ve yenginin pahasıdır. Gölgesiz güneş yoktur. Ve geceyi tanımak gerektir. Absürt insan evet der, çabası hiç dinmeyecektir artık. Kişisel bir yazgı varsa, üstün alınyazısı yoktur, hiç değilse tek bir alınyazısı vardır, onu da kaçınılmaz bulur ve küçümser. Gerisine gelince, günlerini istediği gibi geçireceğini bilir. İnsanın kendi yaşamına yöneldiği bu yüce anda, Sisyphos, kayasına dönerken, kendisince yaratılan, belleğinin bakışı altında birleşen, hemen sonra da ölümüyle kapanan yazgısı olan bu bağımsız eylemler dizisini seyreder. Böylece, insansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğunu gösterir, görmek isteyen ve karanlığın sonu olmadığını bilen kördür, hep yürümektedir. Kaya hala yuvarlanır durur. Sisyphos'u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisyphos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür, ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına bir dünya oluşturur. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisyphos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir.


Bir Kadın Dünyayı Değiştirebilir


İşte Lucy’nin Hikayesi

Australopithecus Afarensis’ten Beyaz Perdeye, Bir Luc Besson Eseri

O teknolojinin anahtarı… Yıl 1974 Paleontologlar Etyopya’da kazı yapıyorlar. Birden hiç ummadıkları muhteşem bir güzellikte bir kadın onları selamlıyor. Fonda Beatles’ın “Lucy In The Sky With Diamonds” şarkısı çalıyor. Dört milyon yıl yaşındaki Lucy, geceye ve tüm insanlık evrim sürecine damgasını vuruyor. İşte gerçekle kurgunun birbirine karıştığı bir an daha başlıyor.

Lucy, 1974 yılında bir paleontolog* ekibinin Doğu Afrika’da Etyopya’nın Hadar bölgesinde bulunan yaklaşık dört milyon yıl yaşındaki 105 cm. boyundaki Australopithecus afarensis fosilidir. [1] Ekip Amerikalı ve Fransız paleontologlardan oluşur. Ne tesadüf (!) ki yıl 2014 ve Fransız Yönetmen Luc Besson, Amerikan Fransız yapımı Lucy filmini vizyona koyar. Aradan geçen 40 yıl pek birşey değiştirmemiş gibidir.

Kazı ekibinin, tüm insalık evrim sürecini değiştirecek olan bu genç (!) kadınla ilgili kutlama yemeğinde, Beatles’ın “Lucy In The Sky With Diamonds” ** parçası çalar. İşte kahramanımızın ismi de o yemekte konur. LUCY [2]

Müzik, antropoloji ve insan olmanın gizemi ile dolu bir gece... Tüm bu romantizme rağmen Lucy’nin hikayesi pek de keyifli değildir.

Lucy, yetişkin yaşta ölmüş bir dişinin hemen hemen eksiksiz iskelet kemiklerinin fosilidir. Havayla teması aniden kesildiği için kusursuz olarak korunmuştur. Tıpkı elmasın içine saklanmış bilgiler gibi, önümüzde durmaktadır. Havayla temasının aniden kesilmesi trajik bir hikayedir. Bununla birlikte o trajedi olmasaydı, bugün ellerin beyin gelişimine etkisine ilişkin bilgimiz eksik kalacaktı. O nedenle teşekkürler Lucy...

Düşünüyorum da ben Lucy olsaydım ne hissederdim? Tüm insanlık sürecine ait bilgileri değiştirmek için ölmek kutsal bir görev olsa gerek. Peki, bu anlamda Lucy’i bu kadar önemli yapan neydi? Australopithekler ***(en mükemmel örneği Lucy’dir.), dik durmaya başlamış ve iki ayak üzerinde yürümeyi başarmışlardır. [3] Durduk yere niye göğe doğru ellerini uzatır ki insan? Lucy, Tanrı ve Musa’nın birbirine uzanan işaret parmağı gibi, göğe uzanır. Belki de parmaklarını yani ellerini fark ettiği en özel an budur. Acaba Lucy’de pek çok mit ve inanışta özel olan işaret parmağını mı uzatmıştı göğe? Lucy ile konuşmak isterdim. Elleri ile birşeyler üretebildiğinde ilk ne yapmıştı? Ya da ne yapmak istemişti? İnsan sayılmaya başlayan tür iki ayakları üzerinde duran ve ellerini kullanmaya başlayan türdür. Yani ne zaman ki dünyanın toprağından, gözyüzünün mavisine başımızı uzattık, işte o zaman insan olmaya başladık.

İnsanın ayağa kalkması aslında antropolojide tanımlandığı şekilde ön ayaklarının yani ellerinin boşa çıkmasıdır. Boşa çıkan eller, üretim ve yaratım ile evrimsel sıçramayı sağlar. Çünkü insan, artık teknoloji üretir. Bu teknolojinin ilk eserleri, görece ilkel (çanak, çömlek, balta...) olsalar da, insanlık tarihi artık ellerin ve beynin egemen olduğu bu yeni baskın türle hızla teknoloji üretir ve dünyayı değiştirecek potansiyelinin farkına varır. İnsan beyin ve elden ibaretttir. Düşündüklerimiz üretime, ürettiklerimiz düşüncelere dönüştükçe, sonsuz potansiyele açılan kapıdır. Lucy atamız olarak genlerimizde. Biz ne için göğe başımızı kaldırıyorsak Lucy de onun için ellerini göğe uzatmıştır belki...

Luc Besson, filminde değişim sürecini Lucy’nin vücuduna yerleştirilen sentetik uyuşturucunun aktive olması ile betimler ve ilk belirtisi de gözlerde ortaya çıkar. Kaleydoskop Gözlü Kızın yani Lucy’nin gözleri bir anda renkten renge biçimden biçime geçerek, kaleydoskop etkisi gösterir. Tıpkı Beatles’ın yıllar önce şarkısında söylediği gibi “Biri seni arıyor, usulca cevap veriyorsun, Kaleydoskop gözlü bir kız, Lucy gökyüzünde elmaslarla beraber…”

Gözlerin, kaleydoskop gibi ışığa baktığında sonsuz şekiller, renkler ve formlar yaratabiliyorsa, sen de bu evrim zincirinde üstlerde bir yerlerdesin. Lucy elmasların içinde bir kaleydoskopla seni, beni, hepimizi izliyor.

Luc Besson, izleyicinin her bilinç seviyesine göre anlayıp yorumlayabileceği bir eseri ortaya koyuyor. İster iyi bir aksiyon filmi gibi izleyin, isterseniz aydınlanma yolculuğunda bir rehber...

Fiziksel evrimin ruhsal tekamül ile desteklendiği, çağımıza dair bir film, Lucy. 

Beynimizin % kaçını kullandığımız ya da kullanabileceğimiz konusundaki görüşler tartışmalı olsa da, kalp ile beslenen ve emri sevgiden alan tüm düşünceler dünyaya hükmedecek güçtedir ve o günler yakındır.

Lucy şimdi elmasların dünyasından bizi izliyor. Sizde hayata yeniden bakmak için elinize bir kaleydoskop alın, ne dersiniz? Belki Lucy size gülümser.