31 Ağustos 2014 Pazar

Beyaz Zambaklar Ülkesinde




 Gerçekten de , kahraman büyük insandır ; şimşektir. Ancak Halk kitleleri de balçık yığını ya da kuru ot tınazları değildir. Onlar şimşeği meydana getiren bulutlardır. Bulut elektrik yüklüyse , şimşek çakar. Eğer bulutta elektirk yoksa şimşek hiç çakmaz... Bulut sadece su buharlarının yoğunlaşmış hali olarak kalır. Halk da böyledir: Eğer içinde büyüklük ve kahramanlık varsa , halkın arasından büyük insanlar, kahramanlar çıkar. Eğer halk kitleleri soğuk ve rutubetli bir buhar yığını ise, hiç bir güç ondan şimşek çıkaramaz.



Ülkenin Uçurumu

Adamın gülüşü kirli, duruşu külhan
Adam durmadan konuşuyor, boğazında boğum yok.
Adamın başında alkışlardan bir duman
Adamın parası var, adam haklı her zaman.

Adamın zarı hep kâr, çuhasında hırs
Adamın boyu aptal, parmakları kurnaz.
Adam bir giysi biçmiş halkın yufka kumaşından
Adamın elinde Devlet bir altın makas.

Adam siyaset loncasının pervasızlık piri
Adamın gücü arsızlık, erdemi partisi.
Adam demeçler veriyor gazino ağzıyla yılık
Adamın yükselişi ülkenin uçurumu...


1993
Bütün Mevsimler Güz

Çocukluğun Soğuk Geceleri



Yeniden Akdeniz...
“Toroslar'ın ardından doğacak güneşle bürüneceği renkleri bekliyorum. Güneş, dağları mor, mavi, yeşil, lacivert, kahverengi, koyulu açıklı tüm renklere boyayacak. Güneş, renklerini dağlara yansıtarak doğacak. Dağ sıraları arasındaki vadilerden kalkacak pus, tepelere doğru yükselecek. Günün uzantısında yitene dek. Belki de gün boyu puslu kalacak Toroslar. Sıcak ovanın, pamuk tarlalarının, antik kentlerin gerisinde.
Henüz koylar sessiz. Köy yavaş yavaş uyanmaya hazırlanıyor. Bu topraklarda güneş hep böyle doğdu. Gün bitiminde denizin, yeşil mavi denizin içine sönmüş, ama kızıllığını koruyan, yuvarlak bir ateş gibi battı. Sıcak Akdeniz akşamlarında. Geçmiş ve gelecek zamanların akşamlarında. Başka insanların, başka uygarlıklar yaşadığı, yaşayacağı çağlarda. Güneş ısıttı, ısıtacak gökyüzünü. Sahildeki kumları. Verimli ovayı. Geceleri yıldızlar bürüyor gökyüzünü. Eski çağlarda belki kumsalda da sevişti insanlar. Dalgaları ayaklarının altında duydu. Ben, ya da başkası böyle yaşadı Akdeniz'i. Böyle yaşayacak. Binlerce yılın güneşini şimdi ben bekliyorum. Sabaha karşı…” 
 kaynak...mavimelek.com

Yaz


_ Hayatım boyunca kendimi bir yere ait hissedemememin nedeni, bir adada doğmuş olmam mı acaba? Hiçbir yere bağlı olmayan, tek başına, denizin ortasındaki küçücük bir kara parçasında… Belki yalnızlığımın kendimi olmadık zamanlarda bile yalnız hissetmemin nedeni de budur belki, kimbilir.

_ Kendimi bildim bileli, bulunduğum yerde değil, başka bir yerdeydim ve yaşadığım zamanda değil, başka bir zamandaydım. Bu hep böyle… Sanki hayatım boyu kalabalık bir havaalanında elimde bavulumla oturuyorum. Birileri geliyor, birileri gidiyor, herkes nereye ait olduğunu, nereye gideceğini biliyor. Hatta saat kaçta gideceğini onu kimin karşılayacağını… Bense bir türlü nereye gideceğimi, nereye gitmek istediğimi bulamıyorum. Evet sürekli açılan ve sonra yeniden toplanan bir bavul… Ama insan yalnızca giysilerini koymuyor onun içine bir yerden ayrılırken… Bütün o zamanın içinde birikmiş duyguları hüzünleri mutlulukları, acıları, yıpranmışlığı anıları ve her seferinde kendi kendine sorduğu ve cevabını pek bulamadığı bir sürü soruyu da doldurup gidiyor. Kimbilir, belki de gerçekten gizemli olan bir şey var, hepimiz için ayrı yazılmış şifreli yazı gibi, ne yaparsak yapalım bizi yine o kurguya çeken kendi verdiğimiz kararlarla hayatımızı kurduğumuzu sanırken aslında öncede tasarlanmış bir sahnenin oyuncusu yapan… İnsan bir gün evinden çıkıyor ve hiçbir zaman önceden kestiremeyeceği maceralara sürükleniyor. Alıştığı, kendini güvende hissettiği, ağır büyük kapılarını istediği zaman sıkı sıkı kilitlediği, surlarla gözetleme kuleleriyle çevrili iç ülkesinden çıkıp tanımadığı insanlarla dolu bilinmedik yerlere ne aradığını bilmeden, biraz korkarak ama aynı zamanda karşı koyamadığı bir merakla belki de asla bulamayacağı bir gizemin peşinden gidiyor.

_ Karmaşık, bize çok şey anlatan ama bir başkasına aktarırken zorlandığımız, zaman dizimini nereden başlayacağımızı asla bilemediğimiz aslında sıradan ve koskoca dünyadaki sayısız insanın hayatından çok da farkı olmayan bir hikaye… Eskiden insanlara hayatlarını anlattırmayı sonra onları istediğim gibi değiştirerek yazmayı severdim. Bazen birbirine eklemeyi, birbirini tanımayan insanları yaşayanları ve çoktan bizi bırakıp gitmiş olanları bir araya getirmeyi, onları kitaplardan filmlerden gerçek olmayan kahramanlarla buluşturmayı… Tanımadığım insanlara bakarak onlara hikayeler uydurdum. Gittiğim evlerdeki eşyalara bakarak, geriye doğru o evlerin, o evde yaşayan insanların hayatını kurmaya, o hayatın kırılma noktalarını kader çizgilerini çıkarmaya çalışırdım. Tıpkı hayat gibi onu yazmak da eski zamanlardan kalma dev bir duvarın önünde dolaşarak ona el sürerek sihirli bir taşa dokunup gizli geçidi bulmak bizi bambaşka bilinmeyen yerlere götürecek kapının kilidini açmaya çalışmak gibi hem gizemli ve heyecan verici hem de çoğu zaman umarsız bir çaba.

_ Beni büyüleyen her zaman sözcükler oldu. Bazı insanlar her şeyi görerek anlar. Bense hayatı anlatılanlardan kendi kafamdan kurduğum cümlelerden anlamayı seçtim. Sözcükler hayal gücünüzü kullanmanızı sağlar, görüntülerse sınırlar. Ama sözcükler gerçek değildir o yüzden benim kurduğum dünya aslında gerçek değildi. Ve bunca yıldan sonra (artık 40’lı yaşlarımın sonlarındayım) itiraf etmeliyim ki gerçek benim sandığım kadar karmaşık değilmiş ve aslında sözcükler onu bozup içinden çıkılmaz hale getiriyormuş. Çünkü sözcüklerin büyüsüne fazla kapılırsanız, gerçekliği en iyi biçimde tanımladığınızı sanırken aslında sıradan gerçeği karşısında sizi şaşkın bırakacak büyük bir yanılsama yaşarsınız.

_ Bazı insanların hayatını tek bir sözcük belirler. Benim hayatımı belirleyen sözcük : Özlem. Eğer dilimizde böyle bir imkan olsaydı aslında iki sözcüğü birleştirmek isterdim ; hayal ve özlem… Çünkü hep gidenleri özledim. Hayaller kurdum ve onları özledim. Ama yok. Yazık ki böyle bir sözcük yok. Çocukken yalancının biri olduğumu söylerlerdi çünkü bir şeyi anlatırken gördüklerimle o an aklımdan geçenleri birleştiriyor sonra da ikisini birbirinden ayıramıyordum. Sonradan gerçeğin anlatımından hayatım boyunca sıkıldım. Çünkü aslında dünyanın herhangi bir yerinde yada döneminde herkes birbirine benzer şeyler yapıyor ve bunları öylesine olduğu gibi anlatmak elimizde gerçekliği değiştirebilecek güç varken pek akıllıca gelmiyor bana.

 _Yılbaşından bir gün önceydi soğuktu. Kar durmadan yağıyordu. Hiç unutmayacağım bir akşamdı. Böylece o akşam bir trene binip uzaklara başka bir ülkeye, başka bir zamana gidemeyeceğimi anladım. Bunu yapabilmemin tek yolu vardı ve ben onu yapmaya karar verdim; Yazmak.

_ Sözcüklerin büyüsü dedim. Ama ne büyük laf! Çoktan kayboldu o büyü artık. Biz büyürken sanki gizli bir el, sonsuzluğa yazılmış sandığım bütün o sözcükleri alıp gitti, yerine ilkellerin anlaşmasına yetecek basitlikte elektronik bir sözlükte bıraktı. Gittikçe kısalan cümlelerle gittikçe hızlanan anlatım biçimleriyle yüzyıllarca yazılsa da tam olarak anlatılamayan bir duygunun bir şarkıda basit haliyle tekrarlanmasıyla yetiniyor mu herkes artık? Sanırım evet, yetiniyor. O zaman kim bu devirde televizyondaki bir diziyi, çalıp duran bir telefonda bir arkadaşını anlattıklarını tanıyıp tanımadığı insanlara olur olmaz notlar yazmayı bilgisayar başında geçirilen saatleri, akşama gidilecek eğlenceyi bırakıp da yüzlerce sayfalık bir romanı satırlarını bölümlerini atlamadan okur? Ben mi? Beni saymayın. Henüz çocukluktan yeni çıkmışken kitap delisi amcam bütün servetini bana bırakmasaydı bende kitap okumak yazmak gibi artık opera sahnelemeye benzer bir arkaik alışkanlığa sahip olmazdım herhalde. Bütün serveti dediğim sayısını kimsenin bilmediği kitaplarla farklı dillerde el yazmalarından eski yeni özel basımlara kadar koskoca bir odayı dolduran ciltler, eski zaman dergileri, çizgi romanlar, yasak yayınlar, gazeteler ve akla gelecek basılı her şeydi. İnsanın çocuk yaşta Karamazov Kardeşleri, Sokrates’in sonu gelmez gevezeliklerini, kocasını bahçıvanla aldatan Lady Chatterley’i, giyinip kuşanıp arabasıyla ortalıkta hava atmaya meraklı Bihruz Bey (galiba çok zaman geçse de bazı şeyler değişmiyor)kendi gençliğiyle bir meydanda karşılaşılan ve bütün kentlerde saçları saman sarısı sevgilisini arayan şairi, yurttaşlarını tanrılara kurban etmek için yüzyıllar boyu akıl almaz yöntemler geliştiren uygarlıkların (Evet uygarlığın tanımlarından biri de buydu) tarihini atının üstünde pelerinini savurarak gelip kraliçeyi kaçıran şövalyeyi, bütün kadınların aşık olduğu yakışıklı casusu, yakası açılmadık hikayelerle dolu erotik romanları, ıssız adalarda yeniden hayat kurma hayallerini, bilinmez yerleri keşfe çıkan gezginleri, bazen koskoca bir dünyayı bazense yalnızca içsel bir serüveni anlatan bütün o kitapları okuyunca hayatla ilişkisi bir tuhaf oluyor. Tabii bunu sonradan anladım.

_ Koskoca bir dünyada kendine bir yer bulmak nasıl böyle zor olabilir? Aslında herkesin yaşamak istediği bir yer olmalı ama sanırım hiçbirimiz gerçekte olmak istediğimiz yeri bulamıyoruz ve hepimiz bize sorulmadan bırakıldığımız yerde yaşamaya çalıştığımız için böylesine şaşkınız. Belki de insanlar bu yüzden neresi olduğunu bilmediği ama her nedense ait olduğunu sandığı bir başka yere gitmeye çalışıyor… Gerçekte yada düşlerinde… Ben öyle yaptım.

_ Tıpkı romanlardaki gibi bütün çocukların sırları vardır. Utandıkları, büyüdükleri zaman hatırlamak istemedikleri günler… Günün birinde o sırları bilen bir başkasıyla, çocukluk arkadaşıyla karşılaşınca yeniden hatırlanan yada zaman zaman sebepsiz yere akla gelip sizi utandıran anlar… Kimi zaman şeytanca ama çoğu zaman masum… Hayatım boyunca kiminle tanışsam bir an gelir onun çocukluğunu düşünürüm. Birine çok kızdığım zaman, nefret ettiğim zaman hep bunu düşünürüm. Bir kadına baktığım zaman aslında çok da uzak olmayan bir geçmişte annesinin eteğine tutunup azıcık arkasına saklanan küçük bir kız olduğu gelir aklıma… O zamanda kimseye kızamam.

_ Gerçekten de bir sır var mı? Bu eşsiz, her birimiz için farklı, tuhaf yolculuktaki rastlantıların, karşınıza çıkan beklenmedik insanların birdenbire girdiğiniz yolu değiştiriveren olayların ve her kim olursanız olun dünyanın neresinde olursanız olun, aslında bir gün daha, bir saat daha hayatta kalabilmek için verdiğiniz o bilinçsiz çabanın içinde yer alan bir sır… Sizi buradan alıp artık bütün kaygılarımıza korkularınıza, telaşlarınıza, kimi zaman bir an durup da hissettiğiniz o sonsuz yorgunluğa son verecek, tıpkı çocukluğun uyku saatleri gibi güvenli, huzurlu ve sessiz bir anla sonsuza dek taşıyacak bir sır var mı? Galiba bütün bu kitapların arasında amcamın en çok okudukları, günün birinde olmadık bir yerde olmadık bir şeyi bulmak uğruna yaşadığı hayatı bırakıp yollara dökülen insanların hikayeleriydi. Bir bilinmezin peşine, en yüksek dağların zirvesine, arzın merkezine duyulmuş ama henüz görülmemiş ülkelere, kayıp adalara, deniz altına, yada uzayın boşluğuna… Var olduğumuz dünyadan başka bir yere gitmek, el değmemiş yeni bir dünya bulmak için…

_ İnsanın hayat yolculuğunun küçük bir ev ve bahçenin sınırları içinde kalmasıyla, okyanusları, çölleri, kıtaları aşarak gökyüzünü bir baştan ötekine geçerek hatta başka bir gezegene giderek, en yüksek dağların zirvesine çıkarak yada dünyanın derinlerindeki mağaralara inerek yaşaması arasındaki çok büyük bir fark var mı gerçekten?

_ Sana çok önemli bir hazine bırakıyorum. Bu öyle bir hazinedir ki, hayatta hiçbir şey onu satın alamaz. Bu zenginliklerin en büyüğüdür. Bütün kitaplarımı sana bırakıyorum. Onların en küçük bir zarar görmesi beni mezarımda rahat bırakmayacaktır. Senin bu mesuliyeti yüklenecek biri olduğunu biliyorum. Sevgili yavrum, bu kitapları oku, onlara çiçek gibi bak, onlar olmadan hiçbir karara varma, hayatta sana lazım olacak her şey onların içindedir. Sana hayatın sırrını bırakıyorum, onu sen bulacaksın.

_ Zavallı çocuk! Henüz dünyada el değmemiş bir toprak parçası, tırmanılmamış bir zirve, inilmemiş bir çukur, keşfedilmemiş bir ada bulunmadığını bilmiyordum. İnsanoğlu dediğimiz ve tek tek bütün tarihe dağılmış benzerlerimizin oluşturduğu o soyut varlık, açgözlü sırtlan sürüleri gibi pervasızca her şeye saldırmış, her yeri yağmalamıştı. Ama sonunda pek fazla bir şey değişmemişti. Biri daha büyük evlerde otururken ötekiler daha küçük evlerde oturuyor, herkes daha büyük bir evde oturmak için çabalıyor ama sonunda herkes sığınacağı kadar küçük bir toprak parçasına gömülüp unutuluyor. Hepsi buydu. Bütün bir hayat buydu işte...kaynak...toplanzi.com



bkz...

Yaz - Vatan Kitap

   

Kuğunun Şikayeti


Hepsi budur; kenardaki otlar...
yüzüm hep suya bakar benim, suya dalar çıkar.
Bu göl; içinden bir ömrü geçirdiğim dünya
bu durduğum, peşimsıra büyüsün diye rüya
bu yavrular kanat açtığımız,
birbirimizin göğsüne durduğumuz filan...
Bu gördüğün göl kadar. bir de işte kenardaki otlar...

Kuğuysan, yeminliysen bir ömür bir aşka.
Diyeceğim; gitsen başka düğüm kalsan başka.

Ama vardı gidenler, onlarda gördüm;

her gidende seyreklikti, bir şey, uçtun da orda ne gördün !
gitmemeyi seçtim ben, kaldım üst üste, kördüğüm.

Öğrendiğim; bir kuğu yeminliyse aşka ömrü gibi
göldür bütün dünya, bitmez boynun eğriliği.



İnkar

Attığın her adımda, uğruna yola çıktığın her davanın sonunda ne olabileceğini düşünmeden ilerlemeye devam etmelisin.
Yalnız olması gerekenler oluyor ve olacak. Olmadıysa da henüz, olacaktır nasılsa… Hangi seçeneği tercih edersen et, karar senin ve o yol üzerinde yönlendirileceksin. Yazgını sevmek ya da onu değiştirmek yerine sen kendi yazgını bul, oku ve uygula… Bu, şu veya o yolun elbet bir devamı var. Onu kestirmek sana düşmüyor; sen sadece
yaşamakla yükümlüsün.
Tercihen “mutluluğu” arayarak yaşamakla… Unutma ki, olan bitenin olduğundan başka türlü olma ihtimali yoktu.
O yüzden keşkelere sığınma.
 

Güneş hiç bir zaman batmıyor, hep aynı sıcak ve ışıl ışıl; dönen, sönen ve karanlıkta kalan bizleriz. Güneş karanlığı tanımaz. Ay da güneşsiz parlamaz. Ya hasat vakti gelince? Buğday mı yeşerir yoksa yeşerdiğinde mi hasat zamanı gelmiştir?

Bu satırları okuyup ta Mutlak Hakikati sorgulayan herhangi birine verilecek tek bir cevap vardır. Tanrının varlığını
sorgulamak yerine kendi varlığını sorgula. Çünkü sorgulamak şüphe etmektir. Şüphe içinde Mutlak Güven bulunmaz.
Güven olmayınca da teslimiyet olmaz… Bil ki sen yoksun. Bunu hakikaten anladığında yalnız senin var olduğunu,
Tek olduğunu, tüm evrenin senin etrafında döndüğünü ve senin merkez olup her canlının sadece sana hizmet etmek
ve senin de onlardan menfaat beklemek için burada olduğunu göreceksin. Çünkü “O” gökler üstündeki sayısız suların
üzerinde her yerdedir…

Cenneti hakikaten bulmak istiyorsan cennetin kendisi olmalısın! Ben kendimi sevmeliyim ki başkalarını da seveyim.
Ben kendimi tanımalıyım ki başkasını da tanıyayım. Ben kendimi anlamalıyım ki başkalarını da anlayayım. Ben her
şeyi kendim için yapanım ve kendim için yapmalıyım. Ben kendim için giden olmalıyım… Bunu da ne zaman yapmalıyım?
Bugün, şimdi ve hemen.
Ben hem her şeyim hem her şey Benim ve Ben’im diyebilmelisin.

Hemen her gün yasak ağaçların meyvelerinden bizlere sunuluyor. Duruma göre ya yiyor ya dokunmuyoruz…
Ya da yiyip inkâr ediyoruz. Vazife ve yükümlülüğümüz, tüm neslimize ilham vermek ve pişmanlık yolunda adım
atmalarını sağlayıp, Allah’ın arabası haline gelip önde yürümektir. Ruhla bedeni bir, suyla kabını da aynı tutmalıyız.
Bizler her insanın içinde mevcut olan potansiyeli ve doğuştan yapmak üzere meyilli olduğu fırsatları gerçekleştirmesinden sorumluyuz…

İşin doğrusu hepimiz, herkesten, her şeyden, olan bitenin tümünden sorumluyuz. Hiç tanımadığım bir ülkenin
bilmediğim bir şehrinde daha önceden görmediğim birisi açsa, ya da uzak bir diyarın adı sanı bilinmeyen bir
yerinde cahil birisi varsa hepsinden ayrı ayrı ve birlikte ben sorumluyum, siz de aynen öyle. Her gece cebimde
fazladan duran madeni para bir başkasının fakirliğine sebep oluyor, her tok karnına yediğim lokma bir kişinin
açlığına sebep veriyor. Hayatı her gün son gün gibi değil tek gün gibi yaşarsak o zaman herkesin, her şeyin
kıymetini biliriz.Çünkü gördüğümüz dünya tek ve Tek Bir Allah var. Maalesef İsmi ve Tekliği Bir değil!
Ayakta uyuyorsun, uyuduğundan dahi haberin yok! Öldüğünde mezarından uyanacak ve her şeyin bir rüya olduğunu
anlayacaksın… Aynı, rüyanda ölünce yatağında gözlerini açıp uyandığın gibi…

Bu âleme gelenlerin ilk tepkileri çok ilginçtir. Akıl ve idrak, inkârla ikrar, evvel ve ahir, zahirle batın, bilgeyle sersem,
beden ve ruh, insanla melek kavramları birbirine girer, karışır. Sebat et hele anlayacak, hatırlayacaksın her şeyi…

Bir şeyin var olduğunu ancak o yok olursa anlarız, yazık değil mi? Biz de yok olmadığımıza göre demek ki var
değiliz; yok’uz.Sen, ben veya o diye bir şey yok. Varlığının bireysel olduğunu, sonsuz Tek’ten bağımsız olduğunu
sandığında bil ki rüyadasın,
hayal dünyasındasın. Yoksun!

Aklı olanın düşleri yoktur, gözleri açık rüya görmezler fakat yine de yaşarlar. Acıları ve neşeleri bir haldir, düşüncedir,
süreçtir. Onlar kafalarına giren binlerce düşünceyi dahi kontrol etmek çabasında olan insanlardır. Olumsuz bir
düşünceyi çıkartıp yerine olumlu bir tanesini yerleştirmeyi becerebilen ender “mutlu” kişilerdir.
Onlar hep geleceğin tarihini yazmaya çabalayanlardır.

Bilmedikleri, aklın olduğu yerde kalbin olmadığı gönlün durmadığıdır. Aklı kalbinin içine yerleştirmelisin.
Anlamazlar ki zekâ, duygu ve hisleri inkâr eder, oluşu dahi anlamaz, yok sayar. Bir bildikleri vardı elbet ancak
bilmedikleri ve henüz öğrenmedikleri çok şey de vardı orası aşikâr.

Bildiklerini okumak yerine bilmediklerini okumayı deneselerdi kim bilir nerede, ne zaman, ne farklı olurdu…
O yüzden iyisi mi aklını değil akıl kullan!

Dost dediğin Bir Tek O’dur başkası yoktur. Ne yanına gelen birisi için sevin ne de gidenin arkasından üzül.
Bil ki sana yalnızca O ve zaman eşlik edecektir. Sığınacağın son kalenin O olduğunu anladığında
O’ndan başkasına da ihtiyacın olmadığını göreceksin! Dost acı söyleyince dost bildiği kişi de söz dinlemeyi bilsin!

Dikkat et, kimseye ihtiyacı olmadığını söyleyen insanların aslında herkese ihtiyacı vardır.
Kimseye değer vermiyor gibi gözüken insanlar kendilerine değer vermiyordur. Sır, her şeye sahibim ve ben
her şeyim diye kendini bilmekte yatıyor.

Yüzlerce insan çırılçıplak yaşarken, içlerinden bir tanesi kim olduğunu anlayabilmek ve unutmamak adına bir
şapka yapıp kafasına takar. Günlerden bir gün rüzgâr alır şapkasını uçurur. Bir başka adam bu şapkayı bulur ve
kendisi takar. Ormanda dolaşırken şapkalı adamı gören şapkanın ilk sahibi çok şaşırır. Adama doğru gider.
“Ben senin kim olduğunu gayet iyi biliyorum. Bilmediğim benim kim olduğum” der.

Hayat bir ritimdir. Güneşin doğuşu, yeniden doğuşu, nabzın atışı, kalbin kan pompalaması hepsi birer ritimdir.
Ritim ahenktir, uyumdur. Ritim olmazsa hareket olmaz, hareket olmazsa zaman olmaz.
Zamanın durduğu yerdeyse hayat durur sonsuzluk başlar. Zaman zihindedir; bilinçse sonsuzluktur.

Kıyaslamaya yatkın olan insan aklı en güzeli, en iyisi hangisidir diye yorar kendini. Müziğin en güzeli kafanın içinde
yankılanan, başka kimsenin duymadığı, senin kendi bestendir. Şarkıların en keyiflisi senin kendinle baş başayken
uydurduğun sözlerle mırıldandığın tınıdır. En güzel dans kimsenin seni seyretmediğini bilip de cesaretle yaptığındır.
Sırların en gizlisi havadaki bulut, topraktaki ağaç ve suyun damlalarına anlatıp unutmayacağındır.


Gururlu bir insan; ancak kendini bilen ve kendini büyük bir titizlikle sorgulayıp, küçümseyen insandır



Güven "O bunu yapmaz" demek değildir.
Güven "O bunu yaptıysa bir bildiği vardır" diyebilmektir...Eckhart Tolle


Gururlu bir insan; ancak kendini bilen ve kendini büyük bir titizlikle sorgulayıp,
küçümseyen insandır...Dostoyevski

Yıldızların arasına ağ örmeye çalışan bir örümcek çılgınlığında tek bir mumla dünyayı aydınlatmaya kalkanları severim... Jack Kerouac


Konuştuğun zaman sadece bildiklerini tekrar edersin.
Ama dinlersen yeni şeyler öğrenebilirsin...Dalai Lama

Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: “Je suis un sentimental” O filmdeki adam gibi miyim nedir? Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür...Cemal Süreya

Bazen ama bir insanla birsey olur
kısa süren bir sey
iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
bazı insanlarla
yıllarca görüşsen de
bir sey olmaz...Lale Müldür

Ne demiş şair : Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti.
Aynı şair şöyle bir dize de ekleyebilirdi şiirine : Aşklar tam güven istiyor güvenemedin gitti...Cemal Süreya

Üşüyorsa ölesiye yalnızlıktan;
Bil ki senin hep böyle güvensiz,
Yaşamdan korkar oluşundan.
İşte bunun için sevmiyorum seni...Metin Altıok

Sevmek,birini bulmak veya kazanmak değil.. Bir başkasında kendini bulmaktır..!...E.Goldman

Vişne bahçeleriyle dolu,
Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin...Didem Madak