11 Ağustos 2014 Pazartesi

Dalgın dalgın seyreyledim alemi


Dalgın dalgın seyreyledim alemi
Renkler ne çiçekler ne koku ne?
Bir arama yaptım kendi kafamı
Görünen ne gösteren ne görgü ne?

Çeşitli irenkler türlü görüşler
Hayal midir rüya mıdır bu işler?
Tatlı muhabbetler güzel sevişler
Güzellik ne sevda nedir sevgi ne?

Göz ile görülmez duyulan sesler
Nerden uyanıyor bizdeki hisler?
Şekilsiz gölgesiz canlar nefesler
Duyulan ne duyuran ne duygu ne?

Kimse bilmez dünya nasıl kurulmuş
Her cisime birer zerre verilmiş
Cümle varlık bir kuvvetten var olmuş
 Gelen ne giden ne yol ne yolcu ne?

Herkese gizlidir bu sırr-ı hikmet
Her nesnede vardır bir türlü ibret
Veysel'i söyletir bir büyük kuvvet
Söyleyen ne söyleten ne Tanrı ne?


Kaybedersin






Dünyayı geliştirmek mi istiyorsun?
mümkün değil, inanmıyorum.
dünya kutsaldır
daha iyi olamaz.
fazla kurcalarsan, zarar verirsin
ona bir nesne gibi davranırsan,
kaybedersin. 





Ağaç


İki çeşit ağaç vardır. Birisi ormandaki ağaç, ötekisi
açıklık kırda tek başına duran ağaç.

Kırdaki tek başına ağaç ilk bakışta göze çarpar. İlk
bakışta insanı hayrete düşürür. Fakat bir bakarsınız,
iki bakarsınız, gözünüz gitgide alışır ona. Onun
yalnızlığındaki "kahramanlık" gitgide kaybolur,
gitgide mahsunlaşır. Biraz daha dikkat ederseniz, tek
başına kırda duran ağacın bütün basit faciası
gözümüzün önünden geçer. O, kırın dümdüz açıklığında komikleşir. Kışın sıska kollarıyla bir başına
titreyen, yazın bir avuç gölgesinin başında neyi ve
neden beklediğini bilmeden dikilip duran bu tek ağaç
zavallıdır.

Ormandaki ağaç, kırdaki ağacın büsbütün tersidir. İlk
bakışta gözünüze çarpmaz. Fakat onun güzelliğini her
bakışta biraz daha anlarsınız. 
Bütün ormanın ahenginde o ahengi tamamlayarak fakat ferdiyetinden kaybetmeyerek yaşamaktadır. Orman onu, o ormanı güzelleştirir. Kuvvetleştirir. Kışın, kolları öteki kolların yanında olduğu için onda üşümenin komikliği yoktur. 
Yazın, gölgesi öteki gölgelerden ayrı, fakat
öteki gölgelere karıştığı için bir büyük yeşil
serinliğin kaynağı halindedir.

İki çeşit ağaç vardır, dedim. İki çeşidini de yazdım.
İsterim ki, oğlum ormandaki ağaca benzesin. 



Kızılderili Hikayesi


1966 yılında Amerika’nın güneyine araştırma yapmak üzere üs kuran NASA’yı bir gün küçük bir Kızılderili çocuk fark eder ve koşa koşa epeyce uzakta bulunan kamplarına gidip büyükbabasına haber verir.
-Büyükbaba, beyaz adamlar gelmiş, aşağıdaki vâdide gördüm…Çok kalabalıklar ve bir şeyler yapıyorlar.
Yaşlı Kızılderili homurdanmaya başlar, belli ki epeyce sinirlenmiştir.
-Onlarla konuştun mu?
-Hayır, beni görmediler. Ben büyük tepenin üzerinden onları izledim.
-O zaman yarın yanlarına git ve orada ne aradıklarını sor.
Küçük kızılderili ertesi sabah yola koyulur. Üsse varır ve beyaz adamlardan birinin yanına gidip,
-”Burada ne yapıyorsunuz” diye sorar.
Beyaz adamlardan birkaçı küçük Kızılderili’nin basını okşarlar, ona gülümserler ve
-”Hani geceleri gökyüzünde parlayan bir şey var ya, biz buradan onu seyrediyoruz” derler.
-Ayı mı? Peki, ama neden?
Adamlar küçük çocuğun sorusunu yine gülümseyerek yanıtlarlar.
-İleride… Çok yıllar sonra buradan oraya insanları götürebilmek ve orada yeni bir hayat kurabilmek için… Anladın mı?
Küçük Kızılderili şaşkınlığını gizlemeye çalışarak “anladım” der ve koşa koşa uzaklaşır.
Öyle hızlı koşmuştur ki, kampa geldiğinde konuşamaz hâldedir. Hemen büyükbabasının yanına gider ve kendisine söylenenleri bir bir anlatır. Yaşlı Kızılderili torununun anlattıklarını dinledikten sonra iyice sinirlenir, bağırıp çağırmaya başlar.
Ertesi sabah yine torununu yanına çağırır, hayvan derisi üzerine kızgın bir çubukla ve kendi lisanınca yazdığı notu torununa uzatarak der ki:
-Bunu al, beyaz adamlara götür ve onlara de ki: “Bunu büyükbabam gönderdi… Oraya, yâni aya gittiğinizde bunu oradakilere verecekmişsiniz”.
Küçük Kızılderili kendisine söyleneni aynen yapar. Üsteki beyaz adamlardan birine notu verir, büyükbabasının söylediklerini de iletir ve yine koşar adım uzaklaşır.
Üs çalışanları, belli bölümleri yakılmış deri parçasına bakıp, bakıp saatlerce gülerler.
Ancak aradan bir kaç gün geçtikten sonra, yaşlı Kızılderili’nin o notla, sözde ayda yaşayanlara nasıl bir mesaj iletmek istediğini merak etmeye başlarlar. Bu merak günden güne öylesine büyür ki, bir tercüman çağırmaya karar verirler.
Tercüman geldiğinde herkes bir araya toplanır ve merakla beklemeye başlarlar. Bu arada gülüşmeler hâlâ ara ara devam etmektedir.
Tercüman deri parçasını eline alır, okur ve ağlamaya başlar. Herkes şaşkındır, gülüşmeler yerini iyiden iyiye meraka bırakmıştır.
Tercüman yaşlı gözlerini kalabalığa çevirir ve der ki:
-Not aynen şöyle: “Bu adamlara dikkat edin, elinizden topraklarınızı almaya geliyorlar”!.

Kızılderili Çocuk Dedesi Ve NASA Çalışanları - YouTube



Mavi Tüy



Gönülsüz Mesih

1
Yeryüzünün üzerine, İndiana’nın
Kutsal topraklarında doğup,
Fort Wayne’in doğusundaki gizemli
Tepelerde yetişmiş bir Usta gelmişti.

2
Usta bu dünyayı İndiana’nın
devlet okullarında ve
büyüdükten sonra
meslek edindiği otomobil
tamirciliğinde öğrendi.

3
Ancak Usta, yaşadığı diğer
yaşamlardaki, diğer yerlerin
diğer okullarından da birşeyler
öğrenmişti. O bunları anımsadı
Ve anımsadığı için de bilge
ve güçlü oldu. Gücünü gören
diğerleri danışmak için ona geldiler.

4
Usta, kendisine ve tüm insanlığa
yardım edecek güce sahip olduğuna
inanıyordu ve böyle inandığı için
de onun için öyleydi. Onun bu
gücünü gören diğerleri dertlerinden
ve birçok hastalıklarından kurtulmak
için ona geldiler.

5
Usta, her insanın kendini
Tanrı’nın oğlu olarak görmeye
hakkı olduğuna inanıyordu; inandığı
için de öyleydi ve çalıştığı dükkan
ve tamirhaneler onun öğrettiklerini
ve dokunuşunu arayanlarca dolup taştı;
dışarıda sokakta kalanlar da,
geçerken gölgesi üzerlerine
düşüp yaşamlarını değiştirir umuduyla bekliyorlardı.

6
Kalabalık nedeniyle bazı ustabaşları
ile dükkan sahipleri karara vardılar ve
Usta’ya aletlerini bıraktırıp yol
verdiler; çünkü o denli kalabalık
olmuştu ki, ne kendisine ne de
diğer tamircilere otomobillerle
çalışacak yer kalmamıştı.

7
Böylece kırlara çıktı ve
kendisini izleyenler ona Mesih,
“mucizeler yaratan” demeye başladılar
ve öyle inandıkları için
de öyleydi.

8
O konuşurken bir fırtına
çıktığında dinleyenlerin başına
tek bir yağmur damlası düşmezdi;
kalabalığın en sonuncusu da ilki
kadar rahat işitirdi sözlerini,
ister şimşek çaksın tepelerinde
ister yıldırım düşsün.
Her zaman.
mesellerle konuşurdu
onlara.

9
Ve onlara şöyle dedi
“Her birimizin içinde bizi
hem sağlığa hem hastalığa,
hem zenginliğe hem yoksulluğa,
hem özgürlüğe hem köleliğe
yöneltecek güç eşit olarak
vardır. Bunları denetleyen
biziz, başka hiçbir şey değil”

10
Bir değirmenci şöyle konuştu,
“Böyle konuşmak senin için kolay
Usta, seni yönlendiren var
bizi ise yok ve senin bizim
kadar zahmet çekmen gerekmiyor.
Bir adam bu dünyada yaşamak
için çalışmak zorunda.”

11
Usta şöyle yanıtladı,
“Bir zamanlar büyük
billuri bir ırmağın dibinde
bir köy dolusu yaratık yaşardı.

12
“Irmağın akıntısı hepsinin
üzerinden sessizce geçerdi
gencinin, yaşlısının, zengininin
yoksulunun, iyisinin, kötüsünün
üzerinden kendi yoluna giderdi,
yalnızca kendi billurluğunu bilirdi.

13
“Her yaratık kendisine göre
bir yöntemle ırmak dibindeki
dallara ve kayalara sıkıca tutun-
muştu, çünkü yaşama biçimleriydi
tutunmak ve doğumdan beri
bildikleri tek şey akıntıya
karşı durmaktı.

14
“Fakat bir yaratık sonunda
şöyle dedi, “Tutunmaktan yorul-
dum. Gözlerimle göremememe
rağmen, akıntının nereye
gittiğinin farkında olduğuna
güveniyorum. Şimdi kendimi
bırakacağım ve beni gittiği
yere götürmesine izin vereceğim,
tutunarak, sıkıntıdan öleceğim.”

15
Öteki yaratıklar gülerek şöyle
Dediler, “Ahmak! Kendini bırak-
tığın anda, o taptığın akıntı
Seni kayaların üzerine vurup
Parçalar, böylece sıkıntıdan
daha çabuk ölürsün!.

16
Ama bu yaratık onlara aldırmadı
ve derin bir soluk alarak
kendini bıraktı. Daha o anda
akıntı onu yuvarlayıp şiddetle
kayaların üzerine vurdu.

17
Ancak zaman içinde yaratık
tutunmayı yine reddedince,
akıntı onu dipten havalandırdı,
bu kez yara bere almamıştı.

18
Irmağın daha aşağılarında yaşayan
“tutunmayan yaratığın” yabancı ol-
duğu başka yaratıklar bağırıştılar
Mucizeye bakın! Bu yaratık
bize benzemesine rağmen uçuyor!
Hepimizi kurtarmaya gelen Mesih’e
bakın!

19
Akıntıyla sürüklenen yaratık
şöyle dedi, ben sizden daha
fazla Mesih değilim. Irmak
bizi özgürce havalandırmaya
dünden razı, yeter ki biz
bunu göze alalım. Gerçek
görevimiz bu yolculuk, bu serüven.

20
Ama onlar kayalara tutunmaya
devam ederek daha fazla
"Kurtarıcı!" diye bağırmayı
sürdürdüler. Tekrar baktıklarında
gitmişti; onlar da bir Kurtarıcı
üzerine efsaneler uydurarak bir
başlarına kaldılar.

21
Usta, kalabalığın kendisini
gün be gün daha çok boğduğunu,
öncesine göre daha çok sıkıştır-
dığını, ezdiğini ve vahşileştiğini
gördüğünde; kendilerini hiç ara
vermeden iyileştirmesini, sürekli
mucizeleriyle kendilerini beslemesini,
onlar için öğrenmesini ve onların
yaşamlarını yaşamasını istediklerini
anladığında, o gün tek başına
bir tepenin üstüne çıkıp dua etti.

22
Ve yüreğinden şöyle seslendi,
Sonsuz Yayıcı Olan, eğer bu
senin isteğinde, çek bu kadehi
önümden ve bırak da bu olanak-
dışı görevi bir kenara iteyim.
Bir ruhun yaşamını daha yaşayamam,
Halihazırda on bini bana yaşam için
haykırırken. Bütün bunların meydana
Gelmesine izin verdiğim için özür dilerim.
Eğer bu senin isteğinse, bırak beni
motorlarıma, aletlerime döneyim
ve izin ver diğer insanlar gibi
yaşayayım.

23
Ve bir ses yanıt verdi ona
tepenin üstünde, bir ses ki
ne erkek, ne dişi; ne
yüksek, ne yumuşak; sonsuz
şefkatli bir ses. Ve ses
ona şöyle dedi "Benim
isteğim değil, seninkisi yapıl-
malı. Senin isteğin, senin
için olan benim isteğimdir.
Kendi yoluna git, diğer
insanlar gibi ve mutlu
ol yeryüzünde."

24
Usta bunları duyduğunda memnun
olmuştu. Teşekkür edip, basit
bir tamirci şarkısı mırıldanarak
tepeden aşağıya indi. Kalabalık
dertleriyle üzerine yüklenip ken-
dilerini iyileştirmesini, kendileri için
öğrenmesini, anladıklarıyla hiç
durmadan kendilerini beslemesini
ve yaptığı harikalarla kendi-
lerini eğlendirmesini rica et-
tiğinde yığına gülümsedi ve
tatlı bir ifadeyle şöyle dedi
"İstifa ediyorum"

25
Kalabalık bir an için
şaşkınlıktan dona kaldı.

26
Onlara şöyle dedi, Eğer bir
adam Tanrı'ya en çok, acı
çeken dünyaya yardım etmek
istediğini ve bunun kendisine
neye malolacağına hiç aldır-
madığını söylerse,
adam kendisine söyleneni yapmalı mı?

27
Tabii, ey Ustamız! Diye bağırdı
çoğu. Eğer Tanrı istemişse,
cehennemin tüm işkenceleriyle
karşı karşıya kalması onun için
bir zevk olmalıdır.

28
O işkenceler ne olsa da,
görev ne kadar güç olsa da mı?

29
Tanrı isteği buysa,
asılmak onur, bir ağaca
çivilenip yakılmak da zaferdir!
dediler.

30
Pekiyi siz ne yapardınız,
diye sordu Usta kalabalığa
"Eğer Tanrı doğrudan yüzünüze
konuşup, "YAŞADIĞINIZ SÜRECE
BU DÜNYADA MUTLU OLMANIZI
BUYURUYORUM" deseydi,
o zaman ne yapardınız?

31
Kalabalık susmuştu. Durdukları
tepelerin, vadilerin hiçbir
köşe bucağında tek bir ses,
tek bir çıt duyulmuyordu.

32
Ve Usta sessizliğe şöyle
seslendi, "Mutluluk patikamızda,
bu yaşam süremizde seçtiğimiz
şeyleri öğreneceğiz. Bugün benim
öğrendiğim budur ve şimdi sizi
kendi patikanızda istediğiniz gibi
yürümek üzere yalnız bırakmayıseçtim."

33
Kalabalığın içinden geçip gitti
ve onları yalnız bıraktı. İnsan-
ların ve makinaların gündelik
yaşantısına geri döndü.