Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış



“Zalimlerden başkasına
düşmanlık yapılmayacaktır.” Bakara Suresi, 193


“Bu milletin şimdiye kadar Arapların Acemlerin din maskeli iğfalleriyle aldatılmış olduğunu ispat etmek isteyen bir adamım." Mustafa Kemal Atatürk


“Bu memleketin en son tepesine çıkacağız. Ve orada taş taş üstünde kalmayıncaya kadar uğraşacağız ve en son orada öleceğiz.Ancak ondan sonradır ki,düşmanlar bu memlekete sahip olabilirler." Mustafa Kemal Atatürk


"Milli Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları,milli hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde kendi fikir ve ruhlarının kavrama sınırları bittikçe bana direnmişler ve muhalefete geçmişlerdir. Ben, milletin vicdanında sezdiğim büyük ilerleme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, peyderpey bütün içtimai heyetimize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim.” Mustafa Kemal Atatürk


“Avrupalıların namusuna güvenemeyiz!” Mustafa Kemal Atatürk


“Kuvayi Milliye’nin dinsiz olduğu yolunda propaganda
İstiklal Harbi’ni tehdit eden en zehirli ve alçak propaganda idi.” Kazım Karabekir


“Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır.
Biz, gerçek ideali dinmiş gibi davranacak 

çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız.” İngiliz Baş tercümanı Ryan





Prof. Dr.
Yaşar Nuri ÖZTÜRK
İlahiyatçı, Hukukçu, Siyasetçi Time Dergisi’nin gerçekleştirdiği ‘20. Yüzyılın
En Önemli Kişileri’The Most Important People of 20th. Century anketinin ‘En Önemli Bilim Adamları ve Islahatçılar ’The Most Important Scientists and Healers listesinde, dünya kamu oyunca belirlenmiş yüz ismin ilk onu arasında yer alan Yaşar Nuri Öztürk,1951 yılında Trabzon’da doğdu. İlk Arapça, Farsça eğitimini, aynı zamanda en büyük hocası olan babasından aldı. Lisans eğitimini hukuk ve ilahiyatta, master ve doktora eğitimini İslam felsefesi dalında tamamladı. Bir süre avukatlık yaptıktan sonra üniversiteye intisap etti. Türk üniversitelerinde öğretim üyesi ve dekan olarak 26 yıl görev yaptı. ABD New York’ta The Theological Seminary of Barrytown bir süre misafir profesör olarak ‘İslam Düşüncesi’ dersleri okuttu. Türkiye, ABD, Rusya, Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’da İslam düşüncesi, insan ve insan hakları konularında birçok konferans verdi. Kur’an’ın Yorum Katılmamış İlk Türkçe Çevirisi’ni yapan bilim adamı olarak da anılır. 1993 -2011 yılları arasında üç yüzü aşkın baskı yapan bu çeviri, ‘Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin En Çok Baskı Yapan Kitabı sayılmaktadır.Türkçe, Almanca, İngilizce ve Farsça basılan eserlerinin sayısı elliyi aşkındır. Öztürk’ün düşünce dünyası, değişik üniversitelerde yapılan Türkçe, Almanca, İngilizce, Fransızca tezlerle incelendi.

Önsöz
Elinizdeki kitap, hayatımın en büyük eserlerinden biri olan
‘Kurtuluş Savaşı’nın Kur’ani Boyutları’ adlı üç ciltlik çalışmamın kısa bir özetidir.
Anılan çalışmadan bu eserde ‘Ana Eser’diye söz edilecektir.
Ana Eser’i okumakta zorlanacak veya sabırsızlanacak olanlara yardımcı olmak için böyle bir özeti yayınlamayı zorunlu gördük.
Eserde, sık sık kullanılan ve bir kısmı, Türk literatüründe ilk kez tarafımızdan telaffuz edilen bazı tabirleri burada vermeliyim:
‘Allah ile aldatan, saltanat dincisi, siyaset dincisi, Emevi dincisi, Emevici Arapçı,
emperyalizmle işbirlikçi, dini anlatmak yerine dayatan, Ilımlı İslamcı,
BOP’cu, Maun Suresi mücrimi,Deniz Fenercisi,Kurtuluş Savaşı’na hıyanet eden,din istismarcısı’ tabirlerinin tümü eşanlamlıdır;aynı ekipleri, aynı zihniyetleri tanıtır.‘

Sahte Atatürkçü,
Atatürk dalkavuğu,
Atatürk’ü joker olarak kullanan, Atatürk istismarcısı,
Atatürk’le aldatan,
Atatürk’ü anlatmak yerine dayatan’ tabirlerinin tümü de eşanlamlıdır; aynı ekipleri, aynı zihniyetleri tanıtır.
Bu tabirlerin büyük kısmı,
Kurtuluş Savaşı’nın kanla yazılmış lügati içinde yer aldığı için, bir kısmı da
Türk basınında herkes tarafından kullanıldığı için biz de bunları gerektiği yerlerde kullanacağız.
Önsözü bu kadarla kesiyor, ‘Üstü Örtülü Gerçeklerin ’önemli bir kısmını daha deşifre etme gücünü bana verdiği için Cenabı Hakk’a şükürler ediyorum.
GERÇEĞİ ARAYANLARA
Ve Bulduğunda Mutlu Olanlara
SELAM OLSUN!
Prof. Dr.
Yaşar Nuri ÖZTÜRK
İstanbul, 2012


80 Yıldır Sorulmayan Soru:

Cumhuriyet dönemi aydınları ve ona bağlı olarak da siyasetçileri, çok ciddi ve hayati tartışmalara sebep teşkil eden bir konu olmasına rağmen, şu soruyu mert ve yürekli insanlara yakışır biçimde hiç sormadılar; hala da sormuyorlar.
Bu soruyu önce aydınların, sonra da siyasetçilerin cesaret ve ciddiyetle sorması gerektiğini.
yıllardır dile getirmekteyiz.


80 yıldır sorulmayan hayati soru şudur: “Özgün ve esas yapıları itibarıyla,
İslam’la Mustafa Kemal mirası veya Cumhuriyet mirası arasında bir çelişme, bir didişme, bir
zıtlaşma, bir kavga var mıdır?
”Yani işin esası bakımından ve bu iki mirasın varlık yapıları itibarıyla bir zıtlık söz konusu mudur?
Bir defa, fikir olarak bunun sorulması ve cevabının verilmesi lazım.
Cumhuriyet dönemi aydınları bu sorunun cevabını hala vermemişlerdir.
Cevabı vermek yerine günü gün etmek için meseleyi hasır’ın altına süpürüp yanyatmışlardır.
Sebep, bir kısmının imansızlığı, bir kısmının cehaleti, bir kısmının kendine güvensizliği, bir kısmının da istismara müsait bir ortamın devamını istemesidir.
Bu sorunun cevabının verilmemesi yüzünden bu ülkeye kötülük etmek isteyen birilerinin yapay olarak yarattığı bir kavga, maalesef devam ediyor. 

Çok sert biçimde sürüp giden bir kavgadır bu. Bu kavga, bugün,
Türkiye üzerinde hesabı olanların kendileri açısından da ciddi çıkarlar sağlayacağı bilindiği için, artık dışarıdan kotarılıyor.


Hepimizin bir vicdan borcu olarak şunu bilmesi gerekir:
Atatürk’ün dinle münasebeti Türk aydınları tarafından yıllar ve yıllarca sadece irtica hareketleri açısından irdelendi, gündem yapıldı. Oysaki işin bir başka yönü daha vardı ve belki de bu yönün irdelenmesi ülkemizin geleceği açısından çok daha önemli ve gerekliydi.
O yön, Atatürk’ün verdiği mücadelenin dinden ve din adamlarından gördüğü destekti. Atatürk din ilişkisi, işte bu açıdan gereğince ele alınmadı. Dinci çevrelerle eyyam Atatürkçülerini memnun etmek için ‘ Sarıklı Mücahitler,’ ‘Kurtuluş Savaşı’nda Din Adamları’ vs. türünden dipsiz başsız, felsefi temelden yoksun, İslam’ın özünden habersiz, birtakım kitaplar yazılmadı değil ama niyetleri ne olursa olsun, onların hiç birinde Cumhuriyetle İslam’ın ortak paydasına ilişkin altı çizilecek işe yarar bir tespit görülemez. Tümü hamaset, siyaset ve idarei kelamdan ibarettir.


Atatürk’e karşı olan Müslüman dinci çevrelerle haçlı emperyalist çevreler bu yanlıştan son derece memnundurlar ve bu memnuniyetlerini stratejilerinde değerlendirerek Türkiye’ye ve Müslümanlara büyük oyunlar oynadılar.

Atatürk, dinci ve dinsiz istismarcıların söylediklerinin
tam aksini yapmıştır.


Gazi, din meselesinde asla kaçak güreşmemiş, kıvırmamış, işin içine girmiş ve ilk günden son güne kadar yaptığı devrimlerin dinin talebi olduğunu en gür sesiyle haykırmış, savunmuştur.
Yani Atatürk, onu istismar ederek ‘rozet’ çığırtkanlığı yapan sözde Atatürkçülerin aksine, din meselesinde dincilik karşısında ve dindarlar yanında taraf olmuştur.
Biz bunu bütün ayrıntılarıyla ve tüm alanlarda dünyanın önünde ispata hazırız.


 Korkmaya, kaçınmaya, tedirginliğe gerek yok.
Kur’an ortada, Cumhuriyet tarihi de ortada. Biz de buradayız.
Kurtuluş Savaşı günlerinin alnı secdeli Müslümanları Mustafa Kemal’i ‘İslam’ın kurtarıcısı ’diye anıyorlardı. ABE . 15/52 Zaman tünelinin burasında biz de aynı kanaatteyiz. Peki, Atatürk devrimlerinin savunuculuğu rolüne soyunanlar böylesine önemli bir gerçeği nasıl görmediler veya göremediler?
*
ABE.:Atatürk’ün Bütün Eserleri

Çünkü hemen hepsinin sadece hurafeci Arap Emevi İslam’ın dan değil, İslam’ın gerçeğinden de rahatsızlıkları vardı. Onların benliklerine yerleşmiş olan ‘ İslam’dan nefret virüsü,’ daha doğrusu
‘Ruhsal olandan nefret virüsü, ’ Allah’ın bir takdiri olarak, sonunda onların başına en büyük belayı açtı ve kendi kulvarlarında nefessiz kalmalarına sebep oldu.
İnancımız odur ki, bu yanlış yapılmasaydı, Atatürk mirası, bütün Müslümanlar için kurtuluş reçetesi sayılabilecek bir Kurtuluş teolojisi’ oluşturabilecekti. Kurtuluş Teolojisi tabiri,
eski Marksist yeni Kur’an mümini Fransız düşünürü Roger Garaudy’nindir.
Gereken yapılmadığı için bu Kurtuluş Teolojisi’nin yerine İslam’ın ve Müslümanların düşmanlarınca bir‘ Fesat Teolojisi’ oluşturuldu. Şimdi bu fesat teolojisi, bütün köşe başlarını tutmuştur ve haçlılarla işbirliği halinde, Türk milletinin can damarlarını birer birer koparmaktadır.
Alpaslan Işıklı’nın şu tespiti, üzerinde olduğumuz konuda gerçeğin tam ifadesidir:
“Atatürk, Kurtuluş Teolojisi’nin öncülüğünü, Kuvayi Milliye ile İslamiyet arasında kurmayı başardığı köprü üzerinde, bu asrın başındagerçekleştirmiştir.” 

Işıklı, Sosyalizm, Kemalizm ve Din, 188
Köprü kuruldu ama köprünün üstünden geçmesi gerekenler geçmedi ve köprü muattal kala kala çürüyüp çöktü. Çünkü Türk aydını ve Türk siyaseti, Atatürk ve İslam konusunda
ölümcül bir hata yaptı: Gerçeği ortaya koyarak açık yürekle tartışmak yerine siyasal manevralarla günü kurtarmayı yeğledi. Öte yandan, dindarları ahmak yerine koydu.
“Neyse ne, bu sümüklü heriflere hesap mı vereceğiz?
Otursunlar oturdukları yerde!” kafasıyla alemi kör, dünyayı sersem sandılar. Ve müstahaklarını buldular. Onlar müstahaklarını buldu ama günahsız ve aldatılmış kitleler,müstahak olmadıkları halde çok kahır çekti ve çekmeye devam ediyor.



Atatürk'ün İnanç Dünyası



Atatürk dedi ki: "Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini korumalarını emrediyor. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. Eksiksiz dindir. Çünkü dinimiz akla mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor 1923"

Bir bilgenin 'Siperlerde inançsız asker olmaz' sözü, biz askerleri çok iyi ifade eder. Çatışmanın zor şartlarını yaşarken, hiçbir çarenin kalmadığı hallerde insan bir yerlere sığınmak, bir yerlerden yardım bulmayı diler. Savaşçılar bunu çok iyi bilir ve böyle zor anları yaşamak hiç de kolay değildir. Unutulmamalıdır ki kendisi de bir savaşçı olan Atatürk, bunu pek çok kereler muharebe meydanlarında yaşayan, büyük zorluk ve mücadelelerle geçen yaşamı boyunca inancını hiç kaybetmeyen bir insandır.

Gerek Atatürk'ü yakından tanıyan kişilerin aktardıkları bilgiler, gerekse Atatürk'ün hayatını anlatan güvenilir kaynaklar incelendiğinde Atatürk'ün materyalist, din karşıtı olması bir yana, aksine inançlı, samimi bir Müslüman olduğu açıkça görülecektir. Atatürk'ün sağlam bir inanca ve din bilgisine sahip olduğu, çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda açıkça kendini göstermektedir.

Atatürk; Türk insanının yaşadığı dinin gerçek İslam'dan uzak, hurafeler ve batıl inançlar üzerine kurulu olduğunu ve aslından uzaklaştırılmış bu dinin, Türkiye'yi hızla karanlığa doğru götürmekte olduğunu görüyordu. Bu gidişi durdurmanın tek çaresi vardı. O da, hurafeleri, batıl inançları içinde barındırmayan, Atatürk'ün 'akla, fenne, ilme uygun...' (1) dediği, dinin özünü teşkil eden Kuran'ın ve gerçek İslam'ın halka anlatılması idi.

Geliniz Atatürk'ün bu konuda söylediklerini kendisinden nakledelim.:
'Türkler İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet'i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet'ten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslam'ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini, olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor.' (2)
*
'Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın' (3)
*
'Türkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran, Türkçe olmalıdır.' (3)
*
'Türk insanı Kuranı kendi ana dili ile okursa daha dindar ve de asıl benimsediği dinin yüceliğini derinden ve şuurla kavramış olacaktır.' (4)
*
'Türk milleti Arapça öğrenmedikçe asırlardır ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir kelimesinin bile anlamını bilmediği halde, beyni sulanmış hafızlara döndüler. Biz kuranı duvarlara asmış, ancak tören olarak okuyoruz, musiki ile duygulanmak için okuyoruz. Aklımızla anlayıp davranışlarımızı geliştirmek için ise, başkalarının bize anlattıklarına bağlanıyoruz.'(5)
*
'Arapça yazılmış olan kuran; Türkler için tekrarlanan, fakat anlamını bilmediğinden dolayı, ses ve nağmeden öte işlevi olmayan bir kitap görünümündedir. Türk halkı kuranın anlamını da öğrenmelidir. Bu husus hüküm sürmekte olan pek çok hurafe ve geleneğin dinle ilgisi bulunmadığının farkına varılmasını sağlayabilir. Kuranı bilen anlayan Türk halkı, çeşitli çıkar çevrelerince kolay kolay aldatılıp yönlendirilemez. Bu, taklide dayalı dindarlıktan bilinçli dindarlığa geçişin temeli olacaktır.'(5) diyordu.

Kuran'ın pek çok ayetinde 'Ben Kuran'ı düşünün, ibret alın diye .. ' (Kamer 17, 23, 32, 40, Taha 113, Nur 60, Sad 29, Yunus 3), 'Biz onu manasına akıl erdiresiniz diye ...'(Yusuf 2, Zuhruf 3), 'Biz Kuranı anlayıp, nasihat kabul etsinler diye...' (Ed-duhan 58, Nur 1, 34), 'Bu kitabı her şeyi açıklayan, doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı olarak indirdik (Nahl 89) diyen ilahi emre rağmen, Atatürk'ten 70 sene sonra hala Kuran kursu adı altında, hiçbir şeyden haberi olmayan o küçücük yavrulara kuranın anlamı ve ne dediği yerine, nasıl Arapça okunacağını öğretmeye çalışanların acaba amaçları nedir?

Atatürk'e göre Kuran'ın gönderiliş amacı; insanlara bilgi vermek ve onların davranışlarını yönlendirmektir. Başka kişilerin anlatımlarına bakanlar, Kuran'ın gönderilişinin en önemli amacı olan bilgi edinme ve davranış geliştirme boyutunu ihmal etmektedirler. Türkler Kuran'ı düşünmek, ibret almak ve ders almak için değil, onunla duygulanmak için okumaktadırlar. Atatürk Kuran'ın, halkın kendi dinini daha iyi öğrenmesi, anlaması ve tanıması için Türkçe'ye çevrilmesini istemiştir. Çünkü bir insanın anlamadığı, bilmediği şeye tam ve içten inanması zordur. Yüz yıllarca rivayet ve hurafeler din olarak insanlara anlatılıp dayatılınca, bunun doğal sonucu olarak kuran da bir kenara atılmıştır.

Atatürk, Kuran'da yer alan ve İslam dininin esasını teşkil eden bilgi ve öğretilerle, evrende hakim olan kanunların aynı kaynağa dayandığını söylemektedir. Hem dini gönderenin hem de evrendeki kanunları düzenleyenin yüce Allah olduğunu belirtmekte, inanç ve akıl dengesini 'İnsana aklı veren de dini gönderen de Allah'tır. Dolayısıyla Allah'ın buyrukları onun verdiği akla aykırı olmaz' demek suretiyle vurgulamaktadır. (5)

İnsana verilen akıl etme, keşfetme güdüsü ve icat etme yeteneği insanı sürekli ilerlemeye motive eder. Kuran'a göre Allah'ın yarattığı her şey sürekli bir gelişim içerisindedir. Atatürk, tarihin ilk çağlarından günümüze kadar insanlığın bir gelişim içerisinde olduğunu, tıpkı bir çocuk gibi evre evre gelişip günümüze ulaştığını belirtir. Atatürk'e göre insanlık, bilgi ve kültür bakımından artık belli bir olgunluk düzeyine ulaşmıştır. Allah'ın, bu gün artık ileri düzeye ulaşmış insanlığa gönderdiği dinin, akla ve bilime aykırı olması düşünülemez. Bilimin ışığında ilerlemek dine aykırı değildir. Batı bilimsel ilerlemenin sağladığı teknolojik kazanımlar sayesinde İslam dünyası karşısında üstünlük sağlamış, siyasi ve ekonomik başarılar elde etmiştir.

Atatürk, 'Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dindir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı' demiştir. (5) İslam'da bilime verilen önem Kuran'da da açıkça belirtilmektedir. Kuran ayetlerinde Allah; insanları düşünmeye, incelemeye ve araştırmaya çağırır. (Bakara Suresi, 164. Ayet)
Atatürk, her şeyi Allah'tan bekleyen anlayışı doğru bulmaz. Tövbe suresinin 14. ayeti 'Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin..' demektedir. Ayette de açıkça görüldüğü gibi; insan ve toplum bir konuda üstüne düşen görevleri yerine getirdikten, güç ve imkanlarını sonuna kadar kullandıktan sonra neticeyi Allah'tan beklemek durumundadır. Atatürk, insanın gücü dahilinde, imkanı dahilinde olan iş ve durumlar hakkında gerekli araştırma, düşünme ve değerlendirmeleri yaptıktan sonra eyleme geçmeyi önerir. İnsani gerekleri yerine getirmeden, Allah'tan bir şey beklemenin yanlışlığına dikkati çeker.

Atatürk, İslam aleminin içinde bulunduğu acınacak duruma da değinmekte; 'Ehli İslam'ın duçar olduğu zulüm ve sefaletin elbette bir çok müsebbibi vardır. Alem-i İslam hakikat-i diniye dairesinde Allah'ın emrini yapmış olsaydı, bu akıbetlere maruz kalmazdı. Allah'ın emri çok çalışmaktır. Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor'.(5) diyerek, Müslümanların maruz kaldığı yıkımın ve içine düştükleri yoksunluğun en önemli sebebinin yeterince çalışmamak olduğunu ifade etmektedir.

Kuran insanları bilime teşvik ederken, bunun tam aksine zamanla Müslümanlar İslam'dan uzaklaşmış, İslamın altın çağının sonu olan 1100'lerden itibaren akıl ve bilimsel çalışmalar bir kenara bırakılarak, salt ibadete ve hatta saptırılmış inanca dayanır hale gelinmiştir. Bu dönem Müslümanların kuran dininden uzaklaşıp, genellikle bidat ve hurafelere inanmaya başladıkları, ölülerden, şeyh, ermiş ve benzeri unvanları kendinden menkul kişilerden medet umdukları dönemdir. İslamın içine düşürüldüğü bu acıklı durumu çok iyi gören Atatürk, Türkleri ve İslamiyet'i çağdaş medeniyetle yüz yüze getirmiş, hem Türkiye hem de İslam dünyasında yeni bir çığır açmıştır.
Atatürk, gittiği her yerde hoca ve imamlarla din-kuran konusunda sohbet edip, Arapça metinlerin Türkçe anlamları hakkında sorular sorardı. Bir Konya gezisinde, Cuma namazında Arapça okunan hutbeyi dinleyen Atatürk'ün, daha önce karşılaşıp konuştuğu Hacı Hüseyin Ağa ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:

- 'Hutbeden ne anladın hacı, doğruyu söyle'

- 'Ne anlayayım oğlum; okuyorlar, biz de dinliyoruz. Ben cahil adamım. Tabii anlayan anlar. Sizler anlarsınız.'
- 'Ben de anlamıyorum.'

- 'Nasıl anlamazsın? Geçen gelişinde Elham'ın, Kulhü'nün manasını bana verdin. O günden beri düşündükçe hep ağlarım. Hocalara gidip; haydi düşün önüme, sizi paşaya imtihan ettireceğim dedim. Bak korkudan yanına yanaşamadılar, gelemediler'. (6)

Atatürk Edirne ziyaretinde Selimiye Camii'nin içini dolaşırken, mihrapla büyük avizenin arasında durarak yukarıdaki yarım kubbenin üzerinde Arapça yazılı olan ayeti okuyarak müftüye sorar. 'Hocam bu ayet Tevbe suresi 18' nci ayet değil mi?' der. Müftüden 'Evet paşa hazretleri' cevabını aldıktan sonra müftüye 'Bana bu ayetin manasını söyleyebilir misiniz?' diye sorar. Hocanın doğru cevabı üzerine teşekkür edip 'Evet bende öyle biliyorum' (7) der. Hat sanatının ağdalı uygulamasıyla kubbeye yazılı ayetin hem Arapça'sını ve hem de Türkçe anlamını bilecek kadar İslam konusunda birikimli bu büyük, bu güzel insana 'Dinsiz, din düşmanı ...' diyenlerin, her halde Allah katında verecekleri hesapları olacaktır.
Atatürk inançlı bir insandı. Büyük Millet Meclisi'nin 23 Nisan 1920 Cuma günü açılmasını emretmiştir. Bu açılışın 21 Nisan 1920'de tüm Türkiye'ye gönderilen bildirgesi, bildirgeyi bizzat kaleme alan Atatürk'ün, samimi inancını açıkça gözler önüne seren tarihi bir belge niteliğindedir:

1. Allah'ın yardımıyla 23 Nisan Cuma günü, Cuma namazından sonra Ankara'da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2. Vatanın bağımsızlığı...... ve kurtarılması gibi çok önemli vazifeleri olan Meclisin açılış gününü, Cumaya tesadüf ettirmekten maksat, o günün kutsallığından faydalanmak ve açılmadan önce sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Camii'nde Cuma namazı kılmak, Kuran ve namazın nurlarından faydalanmaktır...

3. O günün kutsallığını güçlendirmek için bugünden başlayarak valiliklerde, vali beyefendinin düzenlemesiyle hatim indirilecek, muhayiri şerif okunacaktır. Hatmin son kısımları Cuma namazından sonra Meclis binası önünde tamamlanacaktır....

Atatürk'ün din konusundaki samimiyetini ve dinine olan bağlılığını ortaya koyan diğer bir tarihi delil de, onun çıktığı bir yurt gezisi sırasında Balıkesir'de 7 Şubat 1923 tarihinde Zağanos Paşa Camii'nde bizzat vermiş olduğu hutbedir. Atatürk, Allahın birliği ve büyüklüğünden, Peygamberimiz Allah tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve Resul oluşundan bahzettikten sonra: Efendiler! Hutbe demek halka hitap, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım manalar ve mefhumlar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi irad eden hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber zamanında hutbeyi kendileri verirlerdi. Gerek Peygamber Efendimiz gerekse Hulefay-ı Raşidin'in hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, söyledikler şeyler, o günün meseleleridir. O günün askeri, idari, mali, siyasi ve içtimai konularıdır. Bu tarzın devam edebilmesi için bir şart lazımdır. O da milletin reisi olan zatın halka doğruları söylemesi ve halkı aydınlatması, halkı umumi ahvalden haberdar etmesi son derece ehemmiyetlidir. Çünkü herşey açık söylendiği zaman halkın dimağı faaliyet halinde bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek, şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir... (5)

Şüphesiz Atatürk; tarihin şahit olduğu en büyük komutan ve devlet adamlarından biridir. Bunu tüm dünya kabul etmektedir. Atatürk'ü, askeri dehasının ve devlet adamı vasfının yanısıra insan olarak da ön plana çıkartan birçok önemli özelliği vardır. Tevazuu, hoşgörüsü, barışçı ve uzlaşmacı kişiliği, duygusallıktan uzak akılcı yapısı, ahlak anlayışı, dinine karşı olan hassasiyeti, kararlılığı, temizlik ve bakımına, sanat ve estetiğe verdiği önemi bunlar arasında sayabiliriz. Bu özellikler incelendiğinde; Atatürk'ün ahlakının pek çok yönüyle Kuran ahlakı ile uyum içinde olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Atatürk'ün yakın arkadaşı, TBMM'nin Gaziantep mebusu Kılıç Ali Paşa, Atatürk'ün müşfik, anlayışlı ve kibar kişiliğini şöyle özetlemiştir:
- Atatürk, çok müşfik, çok ince, çok vefakar bir insandı. Vefasızlara, vefasızlıklara karşı son derece gücenir ve üzüntü duyardı. Yakınlarının, sevdiklerinin hususi, hatta ailevi dertlerini dinler, adeta bir baba şefkatiyle onlara çareler arar, onları teselli ederdi. İnsan onun huzuruna çıkarak dertlerini döktükten sonra rahatlar, kalbi huzur dolarak büyük bir ferahlık içinde yanından çıkardı. (Bakara Suresi 263. Ayet). (8)

- Atatürk; çok sabırlı bir insandı. Bazen sofrasında, kendisiyle davetlileri arasında, mebuslarla, arkadaşlarıyla mücadele şekline dökülen öyle münakaşalar olurdu ki, onun müsade ve müsamahasından cüret alınarak gösterilen taşkınlıklara sabır ve tahammül gösterebilmek için, ancak ve ancak Mustafa Kemal olmak lazımdı. (Enfal Suresi 66., Bakara Suresi 177., Ali imran Suresi 186., 200., Nahl Suresi 126. ve 127. Ayetler). (8)

- Atatürk iki yüzlü, riyakar, dalkavuk insanlardan hoşlanmazdı. Hiç kimsenin gammazlık etmesine, yahut birbiri aleyhinde dedikodu yapmasına müsamaha etmezdi. Böyle bir hal vukua geldiği takdirde, ilk fırsatta o iki insanı yüzleştirirdi. (Hümeze Suresi 1. Ayet). (8)
- Atatürk'ün en büyük özelliklerinden biri de, yaşadığı çağın çok ötesinde bir dehaya ve başarılarla dolu bir yaşama sahip olmasına rağmen, son derece mütevazi ve alçak gönüllü olmasıydı.

- Atatürk'ün istişare, yani farklı insanların görüşlerini alma konusuna verdiği önem bir kaynakta şöyle anlatılır: 'O, harikulade zekasına, büyük görüş kuvvetine, hadiseleri tahlil derinliğine dayanmakla beraber, başkalarının fikir ve mütalaalarına da kıymet verirdi. Onun en kuvvetli tarafı, belkide en büyük kudreti, istişare etmesini bilmesi ve istişareler sonunda kendi eşsiz mantığını hadiselere hakim kılmasıydı.' (Şura Suresi 38. Ayet). Atatürk bu özelliğini şu cümlelerle özetlemiştir: 'Ben diktatör değilim.. Çünkü, ben zoraki ve insafsız davranmayı bilmem. Ben kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmek isterim.'(8)

Atatürk kendini yetiştirmeye çok önem veren, sürekli okuyan, yeni fikirlere açık, nezih bir kişiliğe sahip, giyimine dikkat eden, kuvvetli ve zinde bir insandı. Bulunduğu mekanların düzen ve tertibi konusunda da titizlik gösterirdi. Sofra, yobaz kesimin içki alemleri yapıldığı iddealarının aksine, Atatürk'ün karar ve düşüncelerinin adeta mihrak noktası, müdavimlerinin ise feyz kaynağı idi. Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen, Atatürk'ün sofrasını şöyle anlatır: 'Şu bilinmelidir ki, Gazi Paşa'nın sofrası asla bir işret alemi yeri, bir vakit geçirme, bir zaman öldürme yeri değildi. O, bu sofrayı adeta bir okul haline sokmuştu. Dünya sorunlarının, yurt sorunlarının, ilmin, felsefenin, sanatın, insanlık idealinin ve uygar Türk Ulusu'nun geleceğinin sabahlara kadar tartışıldığı bir okuldu bu sofra... Aydınlıklarla, iyi niyetlerle dolu bir sofra.' (9)
Atatürk'ün tavır ve davranışları, Allah'ın bir çok ayette insanlara emrettiği Kuran ahlakına uygun bir davranış tarzıdır. Kuran'ın binlerce ayeti incelendiğinde; şefkat, merhamet, ince düşünce, vefa, sabır, dürüstlük, yalan söylememe, affetme, bağışlama, alçak gönüllülük, tevazu, hoşgörü, adil olma, iftira, fitne-fesat, arkadan konuşmama, yardım sever olma ve çok çalışma gibi birçok özelliğin insanlar tarafından sahip olunması gereken hasletler olduğu görülür. Allah bizden Kuran da belirttiği bilgili, çalışkan, iyi ahlaklı, dürüst, yardımsever, başkalarının hakkına saygılı ve erdemli insanlar olmamızı istiyor. Bu gün İslam dünyasının en büyük sorunu, dini sadece ibadet etme olarak anlama ve yapma noktasına indirgemiş olmalarıdır. Sadece namaz kılarak ve oruç tutarak İslam dininin gereklerini yerine getirileceği ve cennete ancak ibadet ederek gidileceği cahil halk kitlelerine empoze edilmektedir. Halbuki Atatürk'ün belirttiği gibi Kuran böyle söylememektedir. Kuranın istediği insan modeli ile şu andaki hurafeleri, batıl itikadı, örfü, gelenekleri din zanneden insan modeli arsında uçurumlar vardır. Atatürk işte bunun için 'Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın. Türkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran, Türkçe olmalıdır' demektedir.

İşte tam burada ortaya çıkan çarpıcı gerçek veya sorun; okumuş, tahsilli, aydın ve Atatürk'çü kesimin Kurana uzak kalmaları, onun gerçek muhtevasından haberdar olmamalarıdır. Biz Atatürk'ün yaptığı ve istediği gibi Kuran konusunda, din konusunda bilgili ve donanımlı olmak yerine, bilgisiz ve cahil kaldığımız müddetçe meydan yobaz ve yarı cahillerin uydurmalarına kalmakta, hiç kimse de 'hayır, yanlış, o öyle değil, Kuran'da bu konuda şöyle denmektedir' diye karşı çıkıp konuşamamakta hatta kaçmaktadır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir. İslam dininin kurallarını yalnız ve yanlız Allah, o da kuran'da yazıldığı şekilde koymuştur. Kuran'da yazmayan, Peygamberimizin uygulamalarında olmayan hiçbir kuralı şu veya bu kimse, şu veya bu şekilde din olarak ileri süremez. Böyle bir davranış, o kişinin kendisini din kuralı belirleyicisi (Allah) yerine koyması demektir ki, bu da hiç kimsenin harcı değildir.
Atatürk, inançlı kişiliğinin bir göstergesi olarak din adamlarına karşı da her zaman samimi bir şekilde davranmış ve hürmetkar olmuştur. Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşkü'ne hafızları çağırtarak sık sık Kuran okutmuş, ayetler üzerinde incelemelerde bulunmuş ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir alış verişinde bulunmuştur. Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, bu konuyu şöyle anlatır: 'Ata'nın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılardı. Utanır, ezilir, büzülür, Paşam beni mahçup ediyorsunuz dediğim zaman, Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır' buyururlardı. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.

Sabiha Gökçen: 'Bir sabah, Ata'nın elini öpmek üzere yanına girdim. İşleri ile meşguldu. Bir süre ayakta bekledim, birden derin bir iç geçirdi ve 'Allah' dedi. (O bunu sık sık tekrarlardı) Atatürk hakkında evvelce çok şeyler duymuştum, bu tesirle olacak, bir hayli şaşırdım. O'nun ağzından Allah kelimesini duymak beni şaşırtmış ve heyecanlandırmıştı. Ata'nın yüzüne şaşkın bir şekilde bakmış olacağım ki; 'Sen dindar mısın?' diye sordu. Ben de ailemden aldığım din terbiyesiyle 'Evet, dindarım' dedim ve bu cevabımı nasıl karşılayacağını anlamak için ürkek ürkek yüzüne baktım. Cevabım hoşuna gitmişti. 'Çok iyi... Allah büyük bir kuvvettir. O'na daima inanmak lazımdır.' dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi. Ben de o zaman anladım ki, Atatürk hakkında söylenenlerin aslı yoktur ve Ata bütün söylenenlerin hilafına inançlı bir insandır. (9)

Yukarda Atatürk'ü tanıyan ve çok yakınındaki kişiler tarafından ifade edilen bütün bu konuşmalardan; Atatürk'ün dinine bağlı, İslamiyet hakkında geniş ve zengin bilgisi olan bir lider olduğunu anlıyoruz. Konuşmalar dikkatlice tahlil edildiğinde, onun din anlayışının çağının mevcut birikiminin çok ötesinde olduğunu görüyoruz. Dini taassubun çok yaygın olduğu, din adına softaların halk üzerinde tesir ve nüfuz elde ettikleri, Osmanlı'dan kalma medrese geleneğinin hala direnç gücüne sahip olduğu bir dönemde yukarda detaylarıyla vermeye çalıştığımız fikirleriyle Atatürk, her alanda olduğu gibi din alanında da çağdaş görüşlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü onun 1920'lerin koşullarında 400 yıl şeriatla, şeyhülislamla ve fetva ile idare edilmiş bir ülkede söyledikleri, aradan bunca yıl geçtikten sonra bugün ülkemizin ileri gelen ilahiyatçılarının bir çoğu tarafından İslam'ın sahih yorumu olarak ileri sürülmektedir. (10)

Peki bu insanlar Atatürk'ten ne isterler? Neden onu din konusunda karalama ihtiyacı duyarlar? ..... Çünkü Atatürk hiçbir zaman dine karşı olmamıştır. Pek çok konuşmasında halkımızı dinimizi öğrenmeye çağırmış, 'Bizi yanlış yola sevk edenler bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir.'(5) demiştir. Onun mücadele ettiği şey; din maskesi altında insanların sömürülmesi, dini kullanarak kendine makam, mevki ve çıkar sağlayarak dini yozlaştıranlardır.
Geliniz incelememizi gene onun kendi sözleriyle bitirelim. 'Araplar, topraklarına üç semavi din peygamberinin gelmesiyle övünürler ve üstünlük iddia ederler. Bizi de böyle bir nasipten mahrum olduğumuz için küçümserler. Aslında bu bizim ahlak ve insanlık benliğimizi, hiçbir devirde bir peygambere muhtaç olmayacak kadar kaybetmemiş olmamızın ilahi takdiri ve tasdiğidir.' (5)


Savaş Tanrıseven
aymavisi

Ilımlı İslam


Siz hiç “Ilımlı Hıristiyanlık” diye bir şey duydunuz mu?

Hayır, hiç duymadık.

Siz hiç “Ilımlı Musevilik” diye bir şey duydunuz mu?

Hayır, hiç duymadık.

Siz hiç “Ilımlı İslam” diye bir şey duydunuz mu?

Evet, sürekli duyuyoruz ve bütün Dünya biliyor.

Oysaki Dünya’da bir tane İslam var. O da Kuran’daki İslam’dır. İslam’ın ılımlısı veya ılımsızı olmaz.

Pekiyi ama bu “Ilımlı İslam” icadı nereden çıktı?  

Graham Fuller adında bir Amerikalı. Amerikan RAND Düşünce Kuruluşu’nun daimi politik danışmanı, ABD Merkezi Haberalma Teşkilatının (CIA) eski Başkan Yardımcısı, ABD Devlet görevlisi. İlk defa “Ilımlı İslam” modelini, işte bu Amerikalı ve O’nun politik danışmanlığını yaptığı RAND düşünce kuruluşu icat etti. RAND, genellikle CİA ajanlarının yer aldığı ve strateji üretiminde Amerikan Hükümeti’nin yararlandığı bir düşünce kuruluşudur.

Amerika, Dünyayı kontrol edebilmek için dinleri ve tarikatları kullanıyor. Amerikan istihbarat teşkilatı tarafından desteklenen bazı tarikat ve cemaat liderlerinin, dini kullanarak kendi devletlerine sızıp ele geçirmeleri ve Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmelerinin sağlanması, bir Amerikan stratejisidir. Örneğin:

             a.     Asya’yı kontrol etmek için “Moon Tarikatı”

              b.     Çin’i parçalamak için finanse edilen “Falun-Gong” hareketi, suni olarak üretilmiş tarikatlardır.

Petrol ve doğalgaz kaynaklarının yoğunlaştığı Türkî Devletler başta olmak üzere, 1 milyar 300 milyonluk Müslüman coğrafyasını kontrol edebilmek için ise, Batı’nın siyasi kurallarına uydurulmuş “Ilımlı İslam” adı altında yeni bir din yaratılmaya çalışılıyor.

Yeni bir din diyoruz. Çünkü İslam dininin odağında Kuran’ı Kerim vardır, yalnız Allah’a ibadet edilir ve yalnız Allah’tan yardım dilenir. Kulların imanını yargılama yetkisi Peygamberimize bile verilmemiş olup sadece Allah’a aittir. Din üzerinden siyasal ve maddi çıkar sağlanması yasaklanmıştır. Kul ile Allah arasına hiç kimse giremez ve Hıristiyanlıkta papazların yaptığı gibi aracılık yapamaz.

Ilımlı İslam ise; gerçek İslam dininin yalan yanlış yorumlarla ve dinler arası diyalog kandırmacılarıyla Hıristiyan Batının siyasi çıkarlarına ve kurallarına uydurulmuş şeklidir.

 Ilımlı İslam’ın odağında tarikat şeyhi veya cemaat imamı vardır. Onların sözleri sorgusuz sualsiz Allah kelamı gibi kabul edilir. Amaçları, dini kullanarak İslam Dünyasını kontrol etmek, devletlerin içine sızarak yönetimlerini ele geçirmek, maddi ve siyasal çıkar sağlamaktır.

 Bunun için her yolu mubah sayarlar, en iyi pazarladıkları ve kullandıkları malzeme din olduğu için siyasi alanda, medyada, okullarda ve mahallede din tüccarlığı yaparlar. Amaçlarına engel olan her kişi ve kurunu, sanki Allah ile ortakmışlar gibi, Onların imanını yargılama hakkını kendilerinde görürler ve din düşmanı olmakla karalamaya çalışırlar.

Öncelikle ve özellikle eğitim kurumların ele geçirmeye çalışırlar, maksatları sömürgeci Batı çıkarlarına uygun İslamcılar devşirmektir.

Ordu, polis, yargı, istihbarat birimleri ve mülki makamlar;  sızarak ele geçirmek istedikleri öncelikli hedefler arasındadır.

Kendilerine biat etmeyen ve karşı çıkan kişi ve kurumları yıpratmak için; yalan, iftira ve sahte suç delilleri üretmek dâhil, her türlü psikolojik harp yöntemlerini kullanırlar. Bunun için, gayrı meşru finansman yöntemleriyle medya kuruluşlarını ele geçirerek, yazılı ve görsel medya üzerinde tam bir kontrol sağlamaya çalışırlar.

Söz konusu tarikat ve cemaatlerin finansmanı, mahalli esnaf ve işadamlarının himmet denilen parasal katkılarıyla oluşturulan şirketlerin gelirleriyle sağlanır.  Yani, anılan tarikat ve cemaatler; işadamları ile dini unsurların işbirliğinden oluşan, büyük paraları yöneten bir nevi holdingleşmiş kurumlardır.

İşte, tarikat ve cemaat üyelerini bir arada tutan çimento, bu ekonomik menfaat ve kendi hükümetlerine sızarak ele geçirdikleri devlet gücünün sağladığı ayrıcalık ve dokunulmazlıktır.  Bu nedenle dini bir hareket olmaktan çıkıp, siyasal ve ekonomik bir harekete dönüşmüşlerdir. Dinsel bir hareket; neden ekonomiye, siyasete ve devlet kurumlarına sızmaya çalışsın? Açıkça, iktidara ortak olmak ve devleti yeniden düzenlemek istiyorlar.

Görüldüğü gibi Ilımlı İslam; din tüccarı tarikat ve cemaatler ile işadamları ve Hıristiyan Batı’nın işbirliğiyle kotarılmıştır. Batı’nın çıkarlarına uygun ve yabancı istihbarat servisleri tarafından desteklenen yeni bir sömürü modelidir ve dinimize göre şirktir.

Eski CİA ajanı ve Amerikan Devleti görevlisi Graham Fuller; “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli kitabında “Türklerin Kemalizm’i terk edip Ilımlı İslam’ı benimsemesini öneriyor. Ayrıca, Ilımlı İslam’ın, Kemalizm’i silmeye yönelik bir karşı devrim olduğunu ve bu devrimin karşısındaki tek gücün Türk Ordusu ile Kemalist aydınlar olduğunu ve tasfiye edilmeleri gerektiğini söylüyor.”
Ayrıca, ABD Eski Başkanı George W. Bush ile yeni Başkan Obama, eski ve yeni Dışişleri Bakanları da “ Türkiye’nin ılımlı bir İslam Cumhuriyeti olduğunu” söylüyorlar.

Ayni şekilde, Avrupa birliği yetkilileri de “Türkiye’nin Kemalizm’i terk edip Ilımlı İslam’ı benimsemesinde ısrar ediyorlar.”

 Bütün bunlar size garip gelmiyor mu?

Her şeyden önce, din ile Kemalizm; tamamen birbirinden farklı şeylerdir. Birisini benimserken diğerini terk etme mecburiyeti yoktur.

Din bir inançtır ve Allah ile kul arasında ilişkidir. Ayrıca, Müslüman Türk insanı mensup olduğu gerçek İslam dururken neden Ilımlı İslam’ı benimsesin?
Kemalizm ise din değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan kuruluş felsefesidir. Kemalizm’in özünde; Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğe sahip, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti niteliklerini koruyan tam bağımsız bir Türkiye isteği vardır.

Görüldüğü gibi, bir insan hem Kemalist ve hem de dindar olabilir. İnsanlar hem Kemalist hem de dindar olamaz demek, sanki Allah’mış gibi kulların imanını yargılamaya kalkmak şirke girmektir. Özetle;

             a.     Bir insan hem dindar olabilir ve hem de bu Cumhuriyetin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü isteyebilir.

              b.     Bir insan hem dindar olabilir ve hem de demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti taraftarı olabilir.

              c.      Bir insan hem dindar olabilir ve hem de tam bağımsız Türkiye özlemi taşıyabilir.

Bir insana; ülkesi ve milletiyle bölünmez Türkiye isteğini terk et, Batı’nın siyasi çıkarlarına uydurulmuş “Ilımlı İslam’ı benimse” demek şirktir, ahlaksızlıktır ve bu milleti aptal yerine koymaktır.

Bir insana; demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti taraftarlığını terk et, Batı’nın siyasi çıkarlarına uydurulmuş “Ilımlı İslam’ı benimse” demek şirktir, ahlaksızlıktır ve bu milleti aptal yerine koymaktır.

Bir insana; tam bağımsız Türkiye özlemini terk et, Batı’nın siyasi çıkarlarına uydurulmuş “Ilımlı İslam’ı benimse” demek şirktir, ahlaksızlıktır ve bu milleti aptal yerine koymaktır.

Bir insana; gerçek İslam yerine Batı’nın siyasi çıkarlarına uydurulmuş “Ilımlı İslam’ı” çaktırmadan kurnazca benimsetmeye çalışmak şirktir, günahtır, Allahtan korkmazlık ve kuldan utanmazlıktır.

Sömürgeci Batı’nın uşağı ey “Ilımlı İslamcılar”; işte bu nedenlerden dolayı “Allah sizi bir gün çarpacak”.

Ömer Hayyam, 800 küsür yıl önce sanki bu din tüccarları için, şöyle yazmış:

İçin temiz olmadıktan sonra,
Hacı hoca olmuşsun kaç para,
Hırka, tespih, post, seccade güzel,
Ama tanrı kanar mı bunlara?

hikmetyavas.wordpress
  

İnsan ne denli derinine bakarsa yaşamın, o denli derinden görür acıyı



İnsanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir.

İnsan tüm nesneleri bildiği zaman kendini de bilecektir. Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü.

Kendini görmezden gelmek iyi görmek için gereklidir.

Kendini kepaze etme, kendi kendinin soyguncusu olma, kendini yalan dolanla aldatma ve bundan yararlanma eğilimi, bir tanrının insanlar arasında utancı olabilirdi.

İnsan kendisini sevmeyi öğrenmeli, bunu öğretiyorum ben. İnsan kendisine katlansın ve orada burada sürtmesin diye.

Kendini sevmek bir hamilelik göstergesidir.

Kişi “insanı aramaya” çıkmadan önce lambayı bulmuş olmalıdır. Biz yani; idrak edenler, kendimizi tanımıyoruz, kendimiz kendimizi: Bunun da bir sebebi var: Hiçbir zaman kendimizi aramadık kibir gün kendimizi bulabilmemiz nasıl mümkün olsun?

İnsan ne denli derinine bakarsa yaşamın, o denli derinden görür acıyı.

Bir insanın yaşadığı çağa karşı direnişi, onu kapısından içeriye sokmayışı, ondan hesap soruşu zorunlu olarak nüfuz yaratır. Fakat o insanın bunu istemesi önemli değildir de, bunu yapabilmesi önemlidir.

Kimi insanda karakter doruğa ulaşır ama akıl bu doruğun yüksekliğine erişemez. Kimi insanda da bunun tersi olur.

İnsan bir şeyden uzun zaman için ve tümüyle vazgeçti mi, onu yeniden bulunca sanki keşfetmiş gibi olur... Keşif yapan bir insanın mutluluğu ise çok büyüktür! Aynı güneşin altında çok uzun zaman kalan yılandan daha sağduyulu olalım.

İnsan aşılması gereken bir nesnedir. Onu aşmak, geçmek için ne yaptınız?

İnsan, aşılması gereken bir şeydir; işte bu yüzden erdemlerini sevmelisin çünkü onlarda yok olacaksın.

Doğrusu şu ki, insan kirli bir nehirdir. Kirli bir nehiri, kirlenmeden içine alabilmek için bir deniz olmak gerek.

İnsandaki güçlü ve ulu olan her şey insanüstü ve dışsal olarak düşünüldü. İnsan kendini çok küçümsedi. Kendindeki iki yanı birbirinden ayrı iki alana böldü insan; değersiz ve güçsüz yanı ile güçlü ve şaşırtıcı yanını. İlkine insan dedi, İkincisine ise Tanrı!

Bakın, ben yıldırımın habercisiyim ve ağır bir damlayım buluttan düşen; Üstinsan'dır bu yıldırımın adı!

Siz bugünün yalnızları! Siz ayrı duranlar! Bir gün gelecek, birleşip bir ulus meydana getireceksiniz. Kendi kendinizi seçtiğiniz sizlerden seçkin bir ulus doğacaktır. Bu ulustan da üstün-insan çıkacak.

İnsana göre maymun nedir? Gülünecek bir şey ya da acı bir utanç. İşte üstinsana göre de insan aynen böyle olacak; Gülünecek bir şey ya da acı bir utanç!

Şimdiye kadar üstinsan dünyaya hiç gelmedi. En büyük ve en küçük insanı çırılçıplak gördüm. Hala birbirlerine pek fazla benziyorlar. Hakikaten, en büyüklerini bile hala pek insanca buldum.

İnsan, hayvanla üstün insan arasında bir iptir: uçurumun üstüne gerilmiş bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış.

Çünkü insanlar eşit değildirler. Gerçek budur ve benim istediğim şeyi onlar istemezler. İddia ederim ki: benim “üstinsan"dediğime, siz “şeytan” diyeceksiniz. Panayırda kimse üstinsanlara inanmaz. Orda konuşmak isteseniz, halk tabakası göz kırpar ve “biz hep eşitiz” der.

Ey üstinsanlar, içten adamlar, açık kalpliler; güvensiz olun! Derinliklerinizi gizli tutun; çünkü bugün halk tabakasının günüdür.

Bir insanın yüksekliğini görmek istemeyen kimse, kendinden aşağı ve üstünkörü olan her şeye daha dikkatle bakar. Bu bakışla da kendini ele verir.

İnsan karşılık bulabileceği soruları işitir ancak.

Her seçkin insan, güdüsel olarak, kalabalıktan, çokluktan, çoğunluktan kurtulduğu, onlardan ayrık biri olarak, kural “adamlarını” unutabildiği, sığınacağı kalesinin ve gizliğinin peşinde koşar.

Kendinden çok sözetmek kendini gizlemenin de bir yoludur.

İdrak eden kişinin gözünde insan, kırmızı yanaklı bir hayvandır: İnsan sık sık utanmak zorunda kalmış bir hayvandır.

İnsan en cesur hayvandır; cesaretiyle yenmiştir her hayvanı zafer çığlıklarıyla yenmiştir her acıyı; ama insanın acısı en derin acıdır.

İnsan hiç yoktur: çünkü ilk insan yoktu böyle sonuç çıkarır, hayvanlar.

İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır.

Zavallı İnsanlık! Beyindeki kanın bir damla fazla ya da az olması, yaşamımızı tarif edilemeyecek kadar perişan ve zor hale sokabilir. Öyle ki, Prometheus'un akbabadan çektiği acıdan daha fazlasını bu bir damla kandan çekeriz. Ama insan nedenin damla olduğunu bile bilmeyip, “şeytan!” ya da “günah!” diye düşünürse, en korkunç durum işte o zaman ortaya çıkar.

Yalnız yaşayan insan yüksek sesle konuşmaz, yüksek sesle yazmaz da: Yankıdan, yankının boşluğundan, Yankı Perisinin eleştirisinden korkar. Yalnızlık tüm sesleri değiştirir.

Yalnızlık kimine göre hasta insanın kaçışıdır, kimine göre de hasta insanlardan kaçış.

Tanrı öldü, yaşasın üstinsan!

Yüksek insanı yüksek insan yapan, yüksek duygularının şiddeti değil de süresidir.

Bir yalnız dedi ki: “Gittim gerçi insanlara, ama hiçbir zaman ulaşamadım!”

Yalnızlığın içine ne taşırsan, o büyür yalnızlıkta içindeki hayvan da işte böyle. Bu yüzden, birçoklarına tavsiye edilmemelidir yalnızlık.

Pazaryerinden ve şandan uzakta yer alır büyük olan her şey. Hep pazaryerinden ve şandan uzakta barınmıştır yeni değerler yaratan. Yalnızlığına kaç dostum: görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmuş. Sert ve sağlam bir havanın estiği yere kaç! Yalnızlığına kaç! Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öçlerinden kaç! Onlar sana karşı öçten başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki.

Her insan benliğinde entelektüel yüksekliğin ve ahlaksal temizliğin çifte özlemini taşır. Her düşüncede de açılmak eğiliminde olan iki kanat vardır: Deha ile kutsallık.

İnsanda en çok gelişmiş olan onun kudret iradesidir.

İnsanoğlu hayatta o kadar acı çeker ki, canlılar arasında yalnız o, gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır.

İnsan da ağaca benzer, ne kadar yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o kadar yaman kök salar yere, aşağılara, karanlıklara, derinliğe, kötülüğe.

aymavisi