18 Haziran 2014 Çarşamba

Anti-Peygamber

Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar...
Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz...
Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi "benliği"ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak "benliği"ni yok sayar: Evrensel oyunun kurbanıyızdır...
Varoluşun veçhelerine getirilen çözüm önerilerinin bolluğu, ancak bu önerilerin nafilelikleriyle mukayese edilebilir. Tarih: İdeal imalathanesi... huyu suyu belli olmayan mitoloji, sürülerin ve yalnızların taşkınlıkları... gerçekliği olduğu haliyle tasarlamanın reddi, ölümcül kurgu açlığı...
Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak'tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir...
Bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki?
"İdeal"siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti... Cennet... Fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: İçimizdeki peygamber, bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır.
İdeal bir şekilde zihni açık, yani ideal bir şekilde normal insan, içindeki hiçlik'ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır... Onu işittiğimi farzediyorum: "Amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. Sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi... İnsanın seyri – ne mide bulandırıcı şey! Aşk – iki tükürüğün karşılaşması... Bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzaralara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca.

(Vaktiyle bir "benliğim" vardı; artık sadece bir nesneyim... Yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafiftiler. İçimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında hâlâ bir yerim olabilir ki?)


 Çürümenin Kitabı
 kynk...metiskitap
 

Niteliksiz Adam


Gerçeklik Duygusu Varsa, O Zaman Olasılık Duygusu da Varolmalıdır

İnsan açık kapılardan iyi geçmek isterse eğer, bu kapıların çerçevelerinin sağlam olmasına dikkat etmek zorundadır: Yaşlı profesörün yaşamına hep rehber edinmiş olduğu bu temel ilke, sadece gerçeklik duygusunun bir gereğidir. Ama eğer gerçeklik duygusu diye bir şey varsa -ki böyle bir duygunun varolma gerekçesinden kimse kuşku duymayacaktır-, o zaman olasılık duygusu diye adlandırılabilecek bir şeyin de varolması gerekir.

Bu duyguya sahip olan örneğin şöyle demez: Burada şu veya bu oldu, olacak, olmak zorunda; fakat buluşculuğunu konuşturur: Burada olabilir, olmalıdır, olmak zorundadır; ve ona herhangi bir şeyin nasıl olduğu açıklandığında, o zaman şöyle düşünür: Evet ama, bu herhalde başka türlü de olabilirdi. Bu yüzden olasılık duygusu, olabilecek başka her şeyi de düşünme ve olanı olmayandan daha çok önemsememe yeteneği diye tanımlanabilir. Görüldüğü gibi, bu türden yaratıcı bir yetinin sonuçları dikkate değer olabilir ve ne yazık ki, bu sonuçların insanların hayranlık duydukları şeylerin yanlış, yasakladıklarının ise yapılabilir olduğunu veya ikisinin de bir önem taşımadığını göstermesi ender değildir. Böyle olasılık insanları, hep söylendiği gibi, daha ince bir dokuda, sislerden, hayallerden, rüyalardan ve isteme kiplerinden örülü bir dokuda yaşarlar; bu eğilimde olan çocuklar eğilimlerinden ısrarla uzaklaştırılır ve onların önünde bu türlü insanlar hayalperest, uyanıkken rüya gören, zayıf, çokbilmiş veya her şeye itiraz edenler diye nitelendirilir.

Övülmek istendiklerinde, bu kaçıkların idealistler diye adlandırıldıkları da olur, ama görünüşe bakılırsa bütün bunlarla sadece onların gerçekliği kavrayamayan ya da ondan yakınarak kaçan, yani gerçeklik duygusunun olmayışının hakikaten bir eksiklik niteliğini taşıdığı zayıf tutumları dile getirilir. Oysa olasılık yalnızca sinirleri zayıf kişilerin düşlerini değil, fakat Tanrının henüz uyanmamış düşlerini kapsar. Olası bir yaşantı veya olası bir hakikat, eşittir gerçek yaşantı ve hakikat eksi onun ‘gerçeklik değer’i demek olmayıp,-en azından yandaşlarının düşüncesine göre,- içinde çok tanrısal bir yan, bir ateş, bir kanatlanma, bir inşa iradesi ve gerçeklikten ürkmeyen, ama gerçekliği bir görev ve yerine getirilecek bir buluş olarak da ele alan, bilinçli bir ütopizmi de içerir. Sonuçta yeryüzü hiç de yaşlı değildir ve görüldüğü kadarıyla barındırdığı koşullar hiçbir zaman bu denli elverişli olmamıştır. Şimdi, gerçeklik duygusunun insanları ile olasılık duygusunun insanları arasında bir ayrım yapılmak istendiğinde, yalnızca belli bir miktar parayı düşünmek yeterlidir. Örneğin bin markın olasılıklar bağlamında içerdiği her şey, insan bu paraya sahip olsun ya da olmasın o bin markın içindedir; bu paranın Bay Ben’in veya Bay Sen’in elinde bulunması olgusu, bir güle ya da bir kadına fazladan ne getirirse, o paraya da o kadar getirir. Fakat, derler gerçeklik duygusu insanları, bir kaçık bu parayı çorabına saklarken becerikli bir onunla bir şeyler yapar; bir kadının güzelliği bile, o kadına sahip olana göre, yadsınamaz bir biçimde bir şeyler kazanır veya yitirir. Olasılıkları uyandıran, gerçekliktir ve bunu yadsımaktan daha ters bir şey düşünülemez. Buna karşın toplam veya ortalama olarak, yinelenen olasılıklar hep aynı kalacaktır, ta ki gerçek bir şeyi düşünülenden daha çok önemsemeyen bir insan ortaya çıkana kadar. Yeni olasılıklara anlamını kazandıran ve onların yolunu çizen, bu insandır ve o olasılıkları yine bu insan uyandırır.

Ancak böyle bir adam açık ve seçik bir önerme olmaktan çok uzaktır. Düşünceleri, tembel bir beynin saçmalıkları olmamak koşuluyla, henüz doğmamış gerçekliklerden başkaca bir şey olmadığından, elbet onun da gerçeklik duygusu vardır; ama böylesi, olası gerçekliğe ilişkin bir duygudur ve insanların çoğunun kendi gerçekliklerine uygun düşen duygularında çok daha ağır bir tempoyla hedefe varır. Bu insan ormanı, ötekiler ise ağaçları ister; ve ağaçlar şu kadar metreyle belirlenmiş nitelik anlamına gelirken, orman çok zor anlatılabilen bir şeydir. Veya durum başka türlü daha iyi dile getirilebilir; sıradan gerçeklik duygusuna sahip olan adam iğneye atlayan ve oltanın ipini görmeyen bir balığa benzerken, olasılık duygusu diye de adlandırılabilecek gerçeklik duygusuna sahip adam, ucunda bir yem bulunup bulunmadığından habersiz, oltanın ipini su boyunca çekip götüren kişidir. Bu kişide, yemi ısıran yaşam karşısındaki olağanüstü umursamazlığın öteki ucunda bütünüyle uçuk işler yapabilme tehlikesi yer alır. Pratik olmaktan uzak bir adam – yalnızca öyle görünmez, gerçekten de öyledir-, insanlarla olan ilişkilerde güvenilmez ve ne yapacağı önceden kestirilemez olarak kalır. O, kendisi için başkaları için olduğundan daha farklı anlamlar taşıyan eylemlerde bulunacaktır, ama olağanüstü bir düşüncenin kalıbında özetlenebildiği sürece her konuda yatışabilecektir. Ve ayrıca tutarlı olmaktan henüz çok uzaktır. Örneğin bir başkasının zarar görmesine neden olan bir suçun ona sorumluluğun suçluya değil, fakat toplumun düzenine ait olduğu kusurlu bir edim diye gözükmesi rahatlıkla olasıdır. Buna karşılık tartışmalı olan nokta, kendi hedef olduğu bir tokadın ona toplumun bir ayıbı gibi ya da en azından bir köpeğin ısırması kadar kişisel olmaktan uzak gelip gelmeyeceğidir; böyle bir durumda herhalde önce tokada karşılık verecek ve ondan sonra bunu yapmaması gerektiği düşüncesine sahip olacaktır. Bundan da öte, bir sevdiği elinden alındığında, halihazırda bu olayın gerçekliğine bütünüyle sırt çevirecek ve zararını şaşırtıcı, yeni bir duyguyla giderebilecek durumda da değildir. Bu gelişme şimdilik oluşum evresindedir ve insan teki için hem bir zaaf, hem de bir güç anlamını taşımaktadır.

Ve niteliklere sahip olma, o niteliklerin gerçekliğinden belli ölçüde mutluluk duymayı koşul kıldığından, bu durum kendi kendisine karşıda gerçeklik duygusu sergileyemeyen birinin, günün birinde yine kendi kendisine ansızın nasıl niteliksiz bir adam olarak görünebileceğini kuşbakışı görebilmeyi olanaklı kılmaktadır.




Prometheus



Prometheus'tan söz eden dört söylence bulunuyor elimizde: Birincisine göre, Prometheus, tanrılara ihanet ederek sırlarını insanlara ilettiği için Kafkas dağlarındaki kayalıklara kıskıvrak zincirlenmiştir ve tanrıların yolladığı kartallar tarafından karaciğeri yenmektedir; ama Prometheus'un ciğeri yendikçe büyümekte, büyüdükçe yine kartallara yem olmaktadır.
İkinci söylenceye göre, Prometheus, kartalların acımasız gagalamasının acısıyla, zincirlendiği kayaların giderek daha içerisine gömülmüş, sonunda kendisi de bir kaya parçasına dönüşmüştür.
Üçüncü söylenceye göre, Prometheus'un tanrılara ihaneti aradan geçen binyıllar içinde unutulmuş, kartallar unutmuş, Prometheus'un kendisi unutmuştur.
Söylencenin dördüncüsüne göre, anlamını yitirip havada kalan olaydan bezilmiş, tanrılar bezmiş, kartallar bezmiş, yara bezgin, kapanmıştır.
Kala kala geriye açıklanamayan kayalar kalmıştır.- Söylence, açıklanamayanı açıklamaya uğraşıyor. Bir gerçeklik temelinden çıkıp geldiği için, yine ister istemez açıklanamaz'da sonlanacaktır.






Uygarlık Üzerine Notlar


1.
Uygar kişi, kendisi ile bütün insanlar (insanlık) arasında bağ kurabilen insandır.

Uygar kişi, kendini gittikçe daha geniş insan bağlamları içinde görebilen, böyle bağlamlar içine koyabilen kişidir. İnsanlık ufku geniş olan, hep de genişleyen kişi…

Uygarlık bir çeşit bilinç olmalı eninde-sonunda (bir gelenek değil). Kişisel bir şey, bireysel bir şey değil: Uygar toplum yoktur; uygar kişiler vardır. Ama uygar olmaya (kişilerin uygarlaşmalarına) elverişli-liği daha az/ daha çok-olan ve olmayan toplumlar vardır; toptan elverişsiz toplum yoktur, herhalde.

Kişi, her toplumda uygar olabilir-ya da olmayabilir.

Bolluk içinde olmak; ekonomik gelişmişlik, refah, uygarlık demek değildir hiç de.

Uygarlık doğal durumdan uzaklaşmaktır. Üst anlamda yabancılaşmak, soyutlanmaktır. (Bu yüzden de felsefe en üst uygarlaşma aracıdır).

2.
Uygarlık, kişinin kendi gündelik yaşamını, daha geniş bir bütünün parçası; kendisinden başka insanları-giderek bütün insanları; insanlığı- kapsayan bir çerçevenin içindeki bir olanaklı konum olarak görmesidir. (Taşralılık, provençalisme, uygarlığın tam karşıtıdır.)

Böylece uygar kişi hem kendi yaşamına dışarıdan bakabilen, hem de kendi yaşam biçimi dışındaki yaşama olanaklarına içten, içeriden bakmağa çalışan insandır.
Gerçeklerin, olguların, olanaklı-olan yanını görebilen kişi… (‘Ufku’ bu yüzden ‘geniş’.)
‘Doğal durum’un uygarlığa nasıl ters olduğunu şurada görüyoruz: Her doğal olay, ‘kendi içinde’ ve ‘kendi için’dir- kendi dışına ulaşabilmesi, yine, kendinden başlamasıyla ve kendi dışıyla olanaklıdır. Oysa uygar düşünce, kendinden de, kendi dışından da yola çıksa, kendi konumuna en sonda/ en altta varır; ondan uzaklaşabilir de…
Hayvan “ben” demek isterken hep “o” der; oysa insan, “ben” der; ayrıca “biz” de diyebilir-sonra, yine, “ben” der. Hayvan hep tekil şahısta kalır, geri dönüp kendine bakamaz, oysa insan “ben” ile “ben” arasında gidip gelebildiği gibi, “biz” ile “ben” arasındaki yolu da yürür-yürüyebiliyorsa, uygardır.

3.
Uygar kişi, düzenli bir dünya özlemi olan insandır.
Ama, dünyanın kendi içinde, kendi başına bir düzeni olmadığını da bilir-bu yüzden, dünyayı düzenlemeğe çalışır.
Uygarlık düzenliliktir.
Bu hiç de tertiplilik/temizlik demek değildir: Düzenliliğin bu yanları (sonuçları), endüstriyel teknolojinin sömürdüğü tutkulardandır: örneğin deterjan. Her sabah duş alıp, oturduğu tuvalet oturağını ‘desenfekte’ eden herkes uygar değildir-ve tersi…
Temiz-pak olmak, bir sınırdan sonra, düzenlilikten çıkıp, tekdüzeliğe geçer.
Oysa uygar kişi, dünyanın zenginliğinin de farkındadır-düzenleme tutkusu, dünyayı indirgemeğe değil, yüceltmeğe yöneliktir: ‘çokluk’taki ‘birliğe’ ulaşmağa çalışırken istediği, çokluğu “tek-bir” kılmak değil, bütün zenginliğini serimleyecek anlamlı bir bütün içinde düzenlemektir.
Örneğin, nesli tükenmeğe yüztutmuş bir canlıyı korumağa çalışan bir hayvanbilimci, uygardır-buna karşılık, dar, sınırlı ‘üretim’ birimlerinde yoğunlaşan, kendi amaçları için dünyanın bütünlüğünü kolaylıkla gözardı eden (atıklarını denize döken, örneğin) teknolojik/ endüstriyel ‘uygarlık’, uygarlık-dışıdır.

4.
Uygar kişi dağınıklık içinde düzenli olabilen insandır. Kendini aşırı ‘tertiplilik’ içinde kurutmayan; ama, ‘gelişigüzellik’ içinde de boğulmayan insan.
Dengeli insandır uygar kişi-ama bu, ‘normal’, ‘uyumlu’ demek değildir hiç de: Aşırı insandır aynı zamanda uygar kişi- nerede, ne zaman aşırı olması gerektiğini bilmekte dengelidir.
Uygarlık, aşırılıkları dengelemektir.
İnsanlığın genel (alışılmış) durumu, salt aşırılık ile salt dengelilik (durgunluk) arasında gidip gelir-bu yüzden gerçek uygarlık çok enderdir, çünkü dengeli aşırılık enderdir. (Uygar kişi, biteviye uygar olmayan insandır- yoksa çok can sıkıcı bir şey olurdu uygarlık!)
Uygar kişi, uygar olmaya(da)bilen insandır; çünkü uygardır zaten-uygar olmak zorunda değildir.
Uygar kişi “ne ise o olan” insandır-tek derdi, ne olduğunu anlamaktır. Çünkü -daha önce de söyledik-, bilinçtir uygarlık eninde-sonunda.
Olduğu gibidir; ama ne olduğunu anlamış değildir daha-bu anlamayı bitireceği de yoktur; bunu da bilir.
Anlaması hiç bitmez uygar kişinin; anlamadıklarının da sonu gelmez- hep anlamayan insandır uygar kişi; çünkü şunu anlamıştır: anlaması biterse, uygarlığı da bitmiş demektir.

5.
Uygar kişi, boş durabilen insandır- zamanı olan varlıktır.
Her doğal varlık, acelededir, biteviye devinir. Tek durabildiği durumlar, sindiği, korktuğu, yeniden devinmeğe başlamadan önceki gerekli sürenin geçmesini beklediği durumlardır, ya da dinlendiği, uyuduğu. Yalnızca insan dinlenebilir, öylesine yalın…
“Böyle, hiç kıpırdamadani sonduza dek durabilirim” diyebilir.
Uygarlık, en temelde, tembelliktir.
Ağustor Böceği ile Karınca arasındaki seçimde, uygar kişinin oyu hep birinciden yanadır. (“Kış” için hazırlıık yapmak, o anda yaşanmakta olan “Yaz”ın tadını kaçırmaktır-hem, Karınca da tıpkı Ağustos Böceği gibi tek bir yıl yaşar: öyleyse niye onca çaba?…)
İnsanlık son demlerini yaşarken (?), uygarlığın da en son sonucuna varıyor: Önümüzdeki yüzyıl(lar?) ekonomik tembellik çağ(lar)ı olacak herhalde-ama, tabii, uygarlık çağ(lar)ı olacağı bu yüzden garanti edilmiş değil hiç de…
Uygar kişi, tembel insan olarak, direnen insandır: aylaklığında sebatlıdır.
Uygar kişi, dinlenirken direnebilen insandır-durarak varabilen, kalarak ulaşan insan…

6.
Uygar kişi, kişisel ilişkilerinde sürekli çıkmaza giren insandır.
Kendine koyduğu – çoğunlukla enine-boyuna gözden geçirilmemiş; aynı zamanda da sürekli yeniden gözden geçirdiği- ilkelere uyan bir davranışıyla, aynı ilkelerin farkında olduğunu sandığı, o ilkelere uyduğunu sandığı bir kişi ile olan ilişkisinde ‘ters’ bir duruma düşüverir.
Bu türden yanılgıların kaynağı, genellikle, uygar kişinin kendini içine yerleştirmeğe çalıştığı çevçeve ile, ilişkide bulunduğu kişilerin içinde bulundukları çerçevelerin aykırı olmasıdır. Aykırı düşen, yanılan, tabii ki, uygar kişidir: Öteki kişi(ler) kendi ortam(lar)ındadır(lar), kendi ilkelerine uygunluk içindedir(ler); uygar kişinin ise belirgin, hazır bir ortamı yoktur, ilkelerini de, hep yeniden gözden geçirmek için, sürekli askıda tutar – bu yüzden hep yanılmak zorundadır; ters, aykırı düşmek zorundadır…
Bir aykırılığı da hemen yenileri izler: Kendi ortamlarına ters düşen uygar kişi karşısında, ‘öbür’ kişiler, kendi ‘kesin’ ilkelerine dayanarak, tavır alırlar.

7.
Uygar kişi uyumsuz insandır.
İçine girdiği her toplumsal çerçeve, garip gelir ona – bunun alışamamakla pek bir ilgisi yoktur: çabuk alışır uygar kişi aslında; bu anlamda ‘uyumlu’dur. Ama her seferinde, ‘uyum’ sağladıktan sonra bile -ya da en çok o zaman-, bu çerçeve – hatta o zaman daha da – garip gelir ona.
Küçücük şeylerde ortaya çıkıverir uyumsuzluğu. (Çok iyi bildiği bir yabancı dilde iki sesi birbirine karıştırıverir örneğin, ya da bir sözcüğün yazılışına bir harf ekleyiverir, bir harf çıkarıverir…)
Alışılmışa alışamayan insandır temelde uygar kişi – içinde bulunduğu toplumsal çerçeveye alışır alışmasına, ama alışmaya alışamaz bir türlü. Garipser durur…

8.
Uygar kişi rahatsız insandır: sürekli huzur bulmağa çalışır, ama bulamaz – bir noktada dursa, huzura ulaşır gibi olsa, o noktada oluşan konumu onu başka bir noktaya götürür; yani, yinei huzursuzluğa…
Uygarlığın duru-durağı yoktur…
Bu yüzden, temelde, yorgun insandır uygar kişi: Çabasının noktalararası geçişlerinde, bezginlik çullanır üstüne. Böylece, ulaşır gibi olduğu huzurdan uzaklaşmak için, bezginliği atletmek zorunda kalır. Rahat bir bezginlik ile huzursuz bir umut arasındaki yoldur yürüdüğü.
Böylece de, kuşkulu insandır uygar kişi: bir türlü emin olamaz -olsa, duyduğu güvenden kuşkulanır; yine, huzursuzluğa gider… İlkesi, “şüphelenmiyorum, demek ki yanılıyorum”dur. (Onun ‘diamonion’u Sokrates’inkinin yaptığının tam tersini yapar: sahibini, o doğruyu bulduğunu sanınca tırmalar.)

9.
Uygar kişi, hep, kendi ördüğü ağlara yakalanan insandır; ancak da yakalandığını farkettiği anlarda uygardır. Çok uzun sürmez ama bu bilinç -dolayısıyla da uygarlık- anları: yeni bir ağ, yeni bir yakalanış…
Çok ender çaba anlarıdır uygarlık anları – uygar kişinin gücünü toplayarak ağı üzerinden attığı anlar. Kısa utku anları.
Sonra, yorgunluk, bitkinlik, bıkkınlık, kendini bırakış…
Olanca gücünü harcamış insandır uygar kişi; çoğu zaman küçük, yapması kolay bir şey için. Ama asıl güç olan, o küçücük şeyi o koşullarda yapabilmektir – güç isteyen budur. (En güç şey de bilinçtir.)
Güçlü insandır uygar kişi böylece; bu yüzden de yorgun…
Garip, ikili bir anlamı vardır gücün uygar kişi için: Güç, onun en çok elde etmeğe çalıştığı şeydir; çünkü ancak onu harcayarak (bazen, çar-çur ederek) o ender bilinç anlarına ulaşabileceğini bilir. Gücü, sanki, hemen elinden çıkarmak, ondan kurtulmak için elde etmek ister – sanki, yorulmak için güçlü olmayı ister…
Ölümü de bu çerçevede düşünmeğe çalışır: En zor işini başardıktan sonra üzerine çökecek en büyük yorgunluk; en büyük dinlenme… Uygar kişi için huzur anıdır ölüm.
Bu yüzden XX. Yüzyıl insanlık ideali, uygar kişi idealinin tam tersidir: En az yorulan, en az acı çeken insan… Hep güç biriktiren, hiç harcamayan insan… Cimri insan… Kendi dışına çıkmak istemeyen insan… Sonunda da, tükenmenin ödlek ölümü: Gücün, birikerek, yoğunlaşarak, bir parlak anda, cömertçe çağlaması değil; yavaş yavaş, damla damla, sıza sıza, ürkek ürkek, eriyip, yitip gitmesi.
XX. Yüzyıl, üst anlamda, “karanlık çağ”dır.

10.
Uygar kişi acı çeken insandır. Ama ‘üzüntü’ değildir bu; bir “vah vah” değil. Dünyanın temelden bozuk olduğu duygusu gelir uygar kişiye zaman zaman – o zaman acı çeker. Üzüntüden daha çok da kızgınlıktır duyduğu.
Ama, yine zaman zaman, birden, hiç beklemediği bir anda, dünyanın temelden yerliyerinde, düzenli, tam olduğu duygusunu duyar, o zaman da, tam tersine, mutlu olur; içten, derinden… Mükemmel’in ne olduğunu anlar o zaman.
Böylece, çelişmelerle dolu insandır uygar kişi.
(Pek öyle ‘tutarlı’ olmağa da çalışmaz – tam tutarlılık, kuruluk gibi gelir ona. “Yıldızdan yıldıza bir tutam mantık” yeter ona.)

11.
Uygar kişi saygılı insandır.
Ama saygının çok özel bir anlamı vardır onun için: Saygı büyüklüğü anlamaktır onun için. Uygar-olmayan insan ise, tam tersine, bu anlamda, saygısızdır büyüklük karşısında. Bu bakımdan uygar kişi, ‘çağdaş’ insandan (ki çağdaş insan genellikle saygısız insandır; hiçbir saygı nesnesi tanımaz, bilmez, anlamaz) çok, ‘yabanıl’ insana yakındır; onun büyüklük -ama anlamadığı; anlamağa, bir anlam vermeğe çalıştığı büyüklük- karşısında duyduğu korku, uygar insanın saygısına daha yakındır. ‘Çağdaş’ insan ise, hem de saygısızdır: ne anlamadıklarına aldırır, ne de anladıklarına – tek-düze bir anlam- yoksunluğu üzre ömür tüketip durur.
Ya da, ters taraftan, anlamanın büyüklüğü karşısında duyulan duygudur uygar kişinin saygısı – anlamın büyüklüğü karşısında…
Böylece de, yalnızca kişilere saygı duyar uygar kişi; bir kişinin gerçek bir yanını gerçekten anlayınca, saygı duyar. Her bir insanın saygıdeğer olabileceği yollu kanısı, bütün insanları kapsayan düşünme biçimi, buradan kaynaklanır: Bilir ki, bilseydi, her bir insanda saygı duyacak bir yan bulabilirdi – anlayabilseydi…
Ama tabii, bildiklerinin çoğunluğu, saygı duymasına engeldir.

12.
Uygar kişi, kendine şaşabilen insandır; kendi kendine, kendi için, “nasıl oluyor da…?” diye sorabilen insan… Garip gelir kendine.
Oysa uygar-olmayan insan, çok ‘doğal/ normal’ gelir kendine; şaşsa şaşsa, dünyaya, kendi dışındaki şeylere (o da pek ender) şaşar – kendisi, ‘yerliyerinde’dir…

13.
Uygar kişi eninde-sonunda felsefeye varır, başvurur – ya da ‘bilinçli’ olarak felsefeyle ‘uğraş’masa bile, yaptıklarının temelinde, belirli bir anlamda ‘felsefe’ durur zaten. (Bu, uygar kişilerin verdikleri ürünlerde her zaman dolaysızca belli olmaz; nasıl ki, felsefe adı altında yapılan birçok işin, dolaylanınca, felsefe olmadığı çıkar ortaya.)
Çünkü felsefe, en temelde, hayretten başlar, hayranlığa ulaşır. Uygar kişi ise, en üst anlamda hayret edebilen, en üst anlamda hayran olabilen insandır.
Çünkü, felsefe, gariplikler görmektir. Uygar kişi ise, başka insanlara açık gelen, ‘normal’ gelen şeyleri garipseyen insandır; herkesin dümdüz gördüğü yerlerde, o, kayalık tepeler görür. -Ve tabii, ‘gerçekte’ bal gibi ovadır oralar ‘işin aslında’; uygar kişinin (felsefenin) gördüğü, üst anlamda yanlıştır. Uygar kişi, olmayanı gören insandır. (Felsefe de,yalnızca olanı görmek olsaydı, felsefe değil, sosyoloji olurdu – ya da topografi!)
Çünkü felsefe, olmayanı gören, olmayanın olmasını buyuran bilgidir. ‘Nesnel’ hiç değildir, ama “ben böyle istiyorum” demekle, yine, hiç ‘öznel’ de değildir: Çünkü burada ‘isteyen’, şu belirli ‘öz-ne’ değil, insanın özüdür. İnsanın özü, olmamışlardan oluşur; olanaklardan -felsefenin ‘istediği’ de, olanakların gerçekleşmesidir. Böylece felsefenin olmayanı istemesi, temelde, gerçekliği istemesidir. (En üst düzeyine ulaşabilen idealizm, en üst realizm ile çakışır.)
Uygar kişiyi kendi yakın çevresine ‘yabancı’ kılan, ama aynı zamanda, olanaklı en geniş insan topluluğunun gerçekliğine katan da budur: en geniş anlamda ‘felsefe’…
Ama bu ‘geniş’ anlam, felsefe akademisyenliğini, felsefecilerin üniversitelerde yaptıklarını dışarıda bırakır – onların diliyle söylersek, “kaplam” bakımından değil, “içlem” bakımından ‘geniş’tir bu anlam.

14.
Geçici insandır uygar kişi.
Hem yaşadığı, hem de aktardığı (“yazdığı-çizdiği”) şeyler, anlık, uçucu, kendi bağlamı içinde ayrıntıya varan önemsizlikte şeylerdir. Ama daha geniş bir bağlamda yer aldıklarında, özellikle de, içlerinde taşıdıkları anlamı alabilecek birisini bulduklarında, anlamları genişler sanki -yayılırlar, dolarlar, zenginleşirler.
Anlam yoğunlaştırıcısıdır öyleyse uygar kişi.
Uygarlık, herhalde, yaratmaktır, en temelde.
Böylece de  kalıcı insandır uygar kişi – çünkü yaratmak, geçip giden anlamı kalıcı kılmaktır.

15.
Uygar kişi, uluslararası havaalanlarının ‘transit’ salonları’nda huzur duyan insandır.


kynk...wordpress

Taranta - Babu'ya Beşinci Mektup


 


YAŞAMAK..
Ne acayip iştir ki
        bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
bugün bu
«bu inanılmıyacak kadar güzel»
bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey:
böyle zor
bu kadar
            dar
böyle kanlı
            bu denlü kepaze...