Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

29 Mayıs 2014 Perşembe

İhanet bir bilmecedir


Baskının arttığı günlerde
Ekmeğinden olmamak için
Karar verdi bizimkisi
Artık ağzını sıkı tutacaktı
Gizleyecekti suçlarını bu kapkaç düzenin
Ama yalanlarını da yaymayacaktı
Yani, ne açığa vuracaktı pisliklerini onun
Ne de karanlık işlerini övecekti

Baskının arttığı günlerde
Ekmeğinden olmamak için
Düzenle uzlaşmış görünecekti
Doğruya aykırı bir şey söylememe kararı
Yaradı gerçeği örtbas etmeye
Ama uzun süremezdi bu da
Hiç iyi karşılanamazdı bürolarda, laboratuvarlarda
Fabrika avlularında iyi karşılanamazdı
Söylememesi insanların doğruya aykırı bir şey
Olağandı ağzını açmamak
Meslektaşlarının görüp de kanlı suçlarını

Yağmur gibiydi korkunç kıyımlar
Yağmur gibi geçici ve kaçınılmaz
Gerçi susmakla suçlulardan yana oluyordu
Ama çok çabuk anladı her şeyi
Ekmeğinden olmamak için
Yetmeyecekti gerçeği gizlemesi
Yalan da söylemek vardı işin içinde

Zorbalar kızmıyor, bir şey demiyorlardı
Bayağılaşmasına onun, alçalmasına
Ekmeğinden olmamak için
Davranışında bir şey yoktu onlara ters gelen
Ne bir aldığı vardı onlardan, ne de bir beklediği
Güçlülerin masasında, kalkıp ayağa
Açınca ağzını konuşma yapan
Yemek kırıntılarını görüyordu
Onun dişleri arasından

Onu kuşkuyla dinliyordu ama
Gene de ağrına gidiyordu övgüleri bu adamın
O değil miydi daha dün baskıyı eleştiren
Zafer şölenine çağrılmayan üstelik
Ezilenlerin dostu değil miydi dün bu adam
Çok iyi tanıyorlardı onu, çok iyi
Bir şey, söylendiği vakit vardı, doğru
Söylenmediği vakit yoktu o şey
Baskı yok, deniyordu madem
Öyleyse baskı yoktu
Katil için, kurbanın kardeşini
Satın almaktı en kısa yol
Ve tanıklık ettirmekti ona
Kardeşimin başına bir kiremit düştüydü
Kardeşimin ölümü bundan

Bu basit yalan da yetmedi, neylersiniz
Gerçeği uzun süre gizlemeye
Yalan söylemesi gerekti daha bir sürü
Ekmeğinden olmamak isteyenin

Yarışması gerekti, çılgınlar gibi
Ekmeğinden olmamak isteyenlerle
Ama yetmedi yalan söylemeye yanaşmak
Bilmek de gerekti yalan söylemeyi
Ekmeğinden olmamak dileğine
Karıştı bir anlam vermek dileği
Budalaca bir gevezelikle
Sözle anlatılmayanı
Söylemek dileği karıştı
Çok daha özel, çok daha ince
Övmek zorundaydı ayrıca
Zorbaları başkalarından çok
Çakılmasın diye vaktiyle baskıyı yerdiği
Gerçeği bilenler, az gittiler uz gittiler
Sonunda en azgınları oldular yalancıların

Ama uzun sürmedi bu da
Adamın biri çıktı bir gün, ispat etti
Onların namuslu olduklarını eskiden

Ekmeklerinden oldular işte o zaman...Bertolt Brecht


Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana dilini
Gökyüzünü yoksunlamak Türkçeden
Kırmaktır en taze dalı su yürürken

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana sözcüğünü
Dili büyüten güneşli kapı önlerinde
Konuşurken gelen geçenle

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır yaşamın pınarını
Bir ulusun yağmurlarını biriktiren
Ve akıtan zamanın dağ eteğinden

Bir ozanı tutuklamak
Nisan başlangıcında bir daldan
Üreyen bir gül haberini
Dondurmaktır ve sürdürmektir zemheriyi

Ozanı tutuklayan toplum, tutuklar kendisini
Bir büyük hapishanedir artık orası
Devlet adamı da tutukludur orda bir bakıma
Muş ovasında ot biçen bir köylü de...Ceyhun Atuf Kansu


Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,
beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,
gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren
ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış
yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine
“i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da
bu durumu tersine çevirmeyenler,
bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,
hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar,
okumayanlar,
müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler,
kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
ne kadar şanssız oldukları
ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,
bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,
bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
anımsayalım her zaman:
yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına...Pablo Neruda


Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.

Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti...Cahit Külebi


Hayatı çok ciddiye almadım…
O da beni ciddiye almadı…
Yokmuşum gibi davrandı.
Olsun küskünlüğüm yok !
Zaten büyük hesapların adamı olmadım hiç !
Bir an sonrası belli olmayan hayatta
Uzun vadeli planlar yapmadım.
Her an bir yerlere gidecekmiş gibi
Valizimi hazır beklettim.
İkiyüzlüler maske takmamı istediler.
Bıyık altından gülenlerde oldu…
Olsun geceleyin yastığa başımı rahat koyuyorum ya,
Bu yeter bana !
Şöyle geriye dönüp mazime baktığım zaman,
Çok da kaybettiğim bir şey yok esasen...Charlie Chaplin


Yerden alıp o gülü
Hangi gülü?
Bir topçu neferinin
Sakaryalı yaz toprağında
Sıcak kan gülü.

Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!

Bir basmadan alıp o gülü,
Hangi basmadan?
Nazilli fabrikasından
Pamuğumuzdan, emeğimizden,
Dokuduğumuz halk gülü.

Hoyrat ellerinden alıp o gülü
Hangi ellerden?
Uzak Teksaslı çobanların

Bilmediği, uğruna can vermediği
Türkiyeli o çileler gülü.

Yerine koymak, kutsamak o gülü,
Hangi yerine?
Mustafa Kemal’in bahçesine
Bir ulusun suladığı beslediği
Yediveren bağımsızlık gülü!...Ceyhun Atuf Kansu


Sen istinyede bekle ben burdayım
İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım
Çünkü ben buradayım karanlıktayım
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor
Şarabım bütün ekşi suyum soğuk
Yanımda olmadın mı seni daha bir çok seviyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git

Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin
Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç
Karanlık adamlar hüvviyetini sordu mu
Ben senin olmadığını arıyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor sana ait ne varsa
Hiçbiri benim değil
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git...Attila İlhan


tut ki gecedir
karanlık sıvaşır ellerine camlardan
birden kırmızıya döner
trafik ışıkları
kükürtlü dumanlar yükselir
korkuya batmış
camkırığı adamlardan
tehlikeye büyür sakalları

tut ki gecedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
yeraltı örgütleri tetik üstünde
adres değiştirmiş silah kaçakçıları
fahişeler birbirinden kuşkulanıyor

tut ki gecedir
katiller huzursuz
hırsızlar sinirli
hainler ürkekçedir
elleri telefona kendiliğinden uzanıyor
ihanete gece müthiş bir gerekçedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar

ihanet bir bilmecedir...Attila İlhan



Affedersiniz bayım, daha iyi bir dünyaya giden bir tren var mıdır?



İnsanın gözü neyi görürse, değeri o kadardır

"Hayatın amacı,kendine varmaktır. Oysa herkese yaklaşır, her yere varır, bir tek kendinden uzak kalır insan. Her yeri, her şeyi keşfeder ama kendinde kıpırtısız duran okyanuslardan haberi bile olmaz..."
 

"İnsan büyük bir şeydir ve içinde herşey yazılıdır. Fakat karanlıklar ve perdeler bırakmaz ki insan içindeki o ilmi okuyabilsin..."
 

"Tuzağa koyduğun yem taneleri cömertlik sayılmaz..."
 

"Ölülerle savaşıp gazilik elde edilmez..."
 

"Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez..."
 

"Demirciliği bilmiyorsan, demirci ocağından geçerken sakalın da yanar, saçın da..."
 

"Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil..."
 

"Kim demiş, gül yaşar dikenin himayesinde..? Dikenin itibarı ancak gül sayesinde..."
 

"Dolunay, gökyüzünde geceleri yürür; köpeklerin havlamasından dolayı yürüyüşünü bırakmaz..."
 

"Sık sık verilen aynı öğütten sıkılma. Çünkü bir çiviyi çakabilmek için defalarca vurmak gerekir..."
 

"Canın ormanında bir av avlamak için doğan ol. Canın güneşi gibi doğ, canını parıldat..."
 

"Herkes dışını süslerken, sen içini, kalbini süsle. Herkes başkasının ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarınla meşgul ol..."
 

"SUSMAK; Mânâ eksikliğinden değil, belki Mânâ'nın derinliğindendir..."
 

"Çocuk kırmızı elmayı görmeden, elindeki kokulu soğanı bırakır mı..?"
 

"Yanlış ve doğru davranmayla ilgili fikirlerin ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşacağım..."
 

"Gerek yok her söze laf ile beryana...Bir bakış bin söz eder bakıştan anlayana..."
 

"Şu ana kadar böyle yaptın artık yapma, suyu bulandırdın artık daha fazla bulandırma..."
 

"Ben senin aşkına aşığım. Bundan başka benim işim yoktur. Ben aşık olmayan kişinin insanlığını inkar ederim..."
 

"Akıllı insan düşündüğü herşeyi söylemez, fakat söylediği herşeyi düşünür..."
 

"Cahil, alimi tanımaz çünkü o, hiç alim olmadı. Alim cahili tanır, çünkü o eskiden cahildi. Cahillerin yanında bir kitap gibi sessiz ol.."
 

"Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini şaşırmayasın..."
 

"Sen taş, kaya ve mermer dahi olsan, eğer bir terbiyecinin (gönül sahibinin) eline düşersen cevher olursun..."
 

"Burnuna sarımsak tıkamışsın, gül kokusu arıyorsun..."
 

"Kapı açılır sen yeter ki vurmayı bil, ne zaman açılır bilemem, sen yeter ki o kapıda durmayı bil..."
 

"Bilmek başka, bulmak başka, olmak daha başka..."
 

"Dünya kurt, insan kuzu. Kurdun derdi kuzuyu mideye indirmek, kuzu ise kurda aşık..."
 

"Sevenle sevileni ayrı varlıklar sanırdım, meğer onlar bir imişler bense biri iki görmüşüm...
 

"Ben kilitten seslenen bir kapı anahtarı gibiyim sanki. Sanır mısın ki benim sözüm sadece bir sözdür..."
 

"Sarhoş, cinayeti yapar da sonra “özrüm vardı, kendimde değildim” der. Kendinde olmayış, kendiliğinden gelmedi sana, onu sen çağırdın..."

"Yalnızlığın en kötüsü, seni anlamayanların arasında kalmaktır..."
 

"İnsanın gözü neyi görürse, değeri o kadardır..."
 

"Marifet nedir bilir misin..? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir..!
 

"Dinler gerçeğe, Yaratıcıya götüren yelkenli gibidir. Ama çoğu kez insanlar yelkenliye aşık olur ve hedefi unuturlar..."
 

"İki canlı kuşu birbirine bağlasan, dört kanatlı oldukları halde uçamazlar, çünkü ikilik mevcuttur..."
 

"Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cama bakar, özünü görmek isteyen Can'a bakar..."
 

"Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerek..."

"Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir...
 

"Git. Gözlerini kapa ki gönlün göz gibi olsun. O gözden sana başka bir âlem görünsün..."
 

"Balıkçının ağından kurtulmak için denize ulaşmaya bak..."
 

"Kargalar bağlara ve bahçelere çadır kurunca, bülbüller sükût ederler..."
 

"Mücevherlerden sarraflar anlar ancak, başkaları bilmez. Ne fark eder kör insan için elmas da aynı cam da. Sana bakan bir kör diye kendini camdan sanma..."
 

"Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker..."
 

"İste, ama derecesine göre iste; bir otun bir dağı çekmeye kudreti yoktur..."
 

"Anlamaz olgun adamdan bil ki ham. Söz uzar, kesmek gerekir vesselam..!" 


kaynak...mertgüler
 

Benlik/ Kendi(m)lik Algısının İzleri


uzun yıllar mı dersin günler mi dersin  geçeli ne geçeli? yokuşu çıkıp da bir başına bizim kehremanın, müzik dolabına bir plak koyduğundan bu yana. şimdi başlayalım yazmaya. nereden?

Neresinden tutunacağımızı bilemediğimiz, elimizi her attığımızda düzeltmekten çok bozmaya eğilimli olduğumuz bir yap boz mudur hayat?


"Medeni" hayata geçebilmek için iznimiz olmadan atalarımızın kabullendiği kurallara uymak zorunda mı bırakıldık? Yoksa sınırları kesin bir şekilde kara kalemle çizilmiş bir çemberin içinde dönüp dolaşıyoruz da durup durup kendi benliğimize mi çarpıyoruz?

Tezer Özlü bu çemberin ortasında sıkışıp kalmıştı. Normları, baskıları, toplum sözleşmelerini değil, kendini seçti. Kara kalemle üzerinden defalarca geçilmiş sınırlardan geçti, kendini kaybetti, kendini buldu.

İnsanların onu yitirdiklerini düşündüğü zamanlarda kimdi? Ve ne kadar kendiydi yazdıklarında? Başkalarının belirlediği kuralları bir kenara koyup, kendi dünyasında kitapları, müziği, birkaç kadeh içkisi, dostları, mektupları ve yazılarıyla dolu bir dünya kurmak istedi Özlü. "Kendi duvarlarının gerisine çekildi"  ve kendine özgü bir üslup geliştirdi.

"Ben ben miyim? Ben herkes miyim? Ben herşey miyim?"

Bilge Karasu şöyle der; "Kendim olmak başka bir şey değil ki, çünkü onun dışında onun ötesinde bir kendimlik yok ki, kendimlik burada söylediğimde, yazdığımda, yaptığımda."

Tezer Özlü de yazılarında kendiydi çoğu zaman. Onun söylediklerinde, yazdıklarında, yaptıklarında kişiliğinin izlerini, yaşamının tüm sevinç ve sanrılarını görmemiz mümkündür. 'Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde kendi çocukluğunun izini sürdü. Yazdıkları, yaptıkları kendiydi. Ancak bazen "kendi zamanının içinde" olmak için kendinden kopması gerekiyordu. Koptu da.

1985 Ocak'ında Zurih'ten, dostu Leyla Erbil'e yazdığı mektupta şöyle ifade ediyor bir kopuş öyküsünü; "Ve ilk kez yavaş yavaş, belki de araya giren somut mesafe ya da uzaklık nedeniyle çocukluğumdan da uzağım. Bu da iyi. İlk kez çocukluğumdan uzaklaşıyorum. Kendi zamanımın içindeyim."  Yaşamı kopuşlar ve yeniden hayata bağlanışlarla doldu. Her yeni düğüm bir öncekinden daha sağlam olsa da; her düğüm gibi yenisi de bir gün çözüldü.

Sperber yazma eylemlerinin bir "kopuş" ile gerçek olanın "sarsılmaya başlamasıyla" ortaya çıktıklarını söyler.  Belki de bize tüm yabancılığını, yozlaşmış olan ne varsa hepsinden uzaklığını, tabiri caizse 'ayrıksı otu' halini, coşkularını, iç çekişlerini, özlem ve yorgunluklarını bu denli sade ama bir o kadar da yoğun ve içten anlatabilmesinin sırrı; yaşadığı sarsıntılar, kopuşlardı.

Foucault kişinin yazarak kendisiyle yoğunlaştığını ve genişlediğini ifade eder.

Özlü de yazdıkça kendiyle yoğruldu en çok, daha çok kendi oldu. Yazmadığında yaşadığı sıkıntıyı şöyle iletiyor Ferit Edgü'ye; "Yazmadığımda iç-denge diye adlandırdığım, o kafamda mı, yüreğimde mi olduğunu bilmediğim bir denge bozuluyor ve çevreme karşı kırıcı hatta saldırgan oluyorum. Bunu da hiç sevmiyorum. Yazdığımda, bu, bir ölçüde geçiyor. Belki yazarken kendimi kırdığım ve kendime saldırdığım için."

Yani yazar bir bakıma hayatında bir denge sağlayıcı olarak sığınıyor edebiyata. Yazmadığında geliştirdiği kendi ifadesiyle "saldırganlığı" kendine yönlendirmesini sağlıyor yazı. Böylece bir düğüm daha atıyor olağan, sıradan hayata. Ve kendini kaybediyor; kendini buluyor. Ferit Edgü Gergedan Dergisi Tezer Özlü özel sayısında yer alan "Tezer Özlü için" adlı şiirinde onun yazıyla ilişkisini şöyle ifade eder;

"Yazmak için yaşayanlardan değildi,

Yaşamak, yaşayabilmek için yazanlardandı."

Yazma eylemi, hiçbir yere sığamayan, yaşamı boyunca birçok kent dolaşmış Tezer Özlü için Adorno'nun tanımıyla "yaşanacak bir yer" olmuştu. Adorno yazma eylemini tanımladıktan sonra şöyle bitirir.

"Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır."

Ne yazık ki Özlü'nün yaşam serüveni uzun sürmemiş ve kendi tabiriyle okuyanın "içini dalgalandıran", onu "huzursuz" eden eserlerinin sayısı sınırlı kalmıştır.

Ankara'dan 1966 Ekiminde Ferit Edgü'ye yazdığı mektupta, Özlü'nün kendi kişiliği içinde yaşadığı ayrıksamaları ve buna bağlı kopuşları görmek mümkün.

"Burada bir ben var. Belki de bana benzemek isteyen birisi. Kafamın içinde her şey bir arada. Çocukluğum. Taşra. Erkekler. Sıkıntı. Ama kafam bomboş. Hiç bu kadar yalnız ve rahat olmamıştım. Bomboş."

Öyle bir bölünmüşlük düşünün ki; kendiniz size yabancı. Size benzemeye çalışan biri var yanınızda. Bir yandan bomboşsunuz, öte yandan tüm anılarınız kol kola girmiş sohbet ediyorlar yüksek sesle. Hangisi kendi idi, hangisi kendine benzemeye çalışan yabancı. Yoksa her ikisi de farklı benlikleri miydi? Zıtlaşan, yabancılaşan, ama bir arada aynı bedende hapsolan?

Yaşamak istediği gibi mi yaşıyordu Tezer Özlü? Bu soruya cevap verebilmek öyle zor ki? Ondan kalan mektuplara ve notlara baktığımızda içinde bulunduğu anın gerektirdiği duyguları en uç noktada yaşadığını görüyoruz.

Onun mürekkebi ya kırmızı ya siyah! Ne pembeler gördüm ben okuduklarımda, ne gri tonlar. Ama kesin olan şu ki içinde bulunduğu toplumun normlarına ayak uydurmak ona göre değildi. Yapılması gerekeni yapsa dahi benliğinin zaman zaman kabullenmediği durumlar ortaya çıkıyordu.

Leyla Erbil'e mektubunda şöyle yazar: "Bizler belki de kendi kendilerine yaşaması gereken, ama belki de toplumumuz buna elvermediği için evlilik yapan kadınlarız."  Hepimiz gibi zaman zaman o da yoruldu, "taşıyamayacağı kadar yaşantı" üstlendi. Kendi ifadesiyle "kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşamın özlemi sardı" benliğini, mutsuz oldu. Kimi zamanda sadece kitapları, müziği, ışığı ve dünyasıyla mutlu oldu.

Tezer Özlü'nün aydın kişiliği ve entelektüel birikimi, belirli dönemlerde farklı ülkelerde yaşayıp kendi topraklarından soyutlansa da düzenin yanlışlarını görmesini ve eleştirmesini engellemez.

Romanlarında toplum düzenine karşı başkaldırısını iğne oyası gibi, kesik kesik ve inceden işleyen yazar "Kalanlar" da bu baskıcı düzenin kendisini nasıl etkilediğini açık seçik ifade ediyor; "İktidardaki egemen sınıf ve benim toplumumdaki düzen her gün sayısız kez benim ve benim gibileri vazgeçmeye ve bizi kendisi gibi olmaya zorladı. Ben bir kezinde aklımı yitirdim, ama kendimi yeniden kendi elime geçirdiğimde daha da zor yenilebilir durumdayım."

Özlü'nün kaleminden bir kayboluş hikâyesi değil mi bu? Ve "kendimi yeniden kendi elime geçirdim" cümlesi en baştan beri altı çizilen benliğini kaybetme ve bulma hikâyesi değil de ne? Anlatı ve günlük parçalarından çıkarılan bu metnin altında tarih bulunmuyor, ancak bahsi geçen egemen sınıf ve toplum düzeni bu ülke tarihinin her anında geçerli değil mi?

Tarihi not düşülmemiş bir yazıda bugünü görmek bize Özlü'nün zamansızlığının en güzel kanıtıdır.

Ferit Edgü'ye 1984 Ekiminde şöyle yazar Özlü "...insanın kendisinden başka karşı karşıya olduğu kim var?" O da çağdaşı Derrida gibi kendine karşı bir savaş vermektedir. Her savaşta olduğu gibi kan vardır, kazanan ve kaybeden vardır. Savaşı kendine karşı verdiğinden olsa gerek bazen yenilgiyi tadar bedeni, bazen de zaferi. Ama kendine yenilgilerden de zafer çıkarmayı bilmiştir hep. Bir mektubunda kendisinin de ifade ettiği gibi; "Sonunda (başında) çıldırdım. Ama şimdi eskisinden daha iyiyim."

Tezer Özlü'nün kısa hayatı boyunca savaşmak zorunda kaldığı ruhsal bozukluklar ve son yıllarında geçirdiği ölümcül hastalık yaşamın kendisine karşı isteğini köreltmeyi başarabilmişse de; dostlarına yine "yazı" yoluyla ulaşmasını engelleyememiştir.

Ne de olsa yazdığı tam olarak kendidir. Ancak hastalık başlı başına çekilmez bir şeydir kişi için. Nietzsche, hasta insanın savunma ve korunma içgüdüsünün bozulduğunu söyler. Kişinin  hiçbir şeyden "sıyrılamadığını," hiçbir şeyle "baş edemediğini" ve her şeyin yaraladığını anlatır kendi deneyimlerinden yola çıkarak. Ve ünlü cümlesini ekler; "Anı, irin toplayan bir yaradır."

Özlü 1984 yılının Temmuz ayında Ferit Edgü'ye en çok mezarlıklarda huzur bulduğunu yazıyor. Ancak sonrasında ekliyor; "Ölmek isteğim yok. Yaşama isteğim olmadığı gibi."  Belki de, Özlü bu yıllarda Nietzsche'nin de deneyimlediği gibi hayatla baş etmekte zorluk çekmeye başlamıştır ve bu nedenle mezarlıklar ona huzur verir. Ancak oraya da ait olmadığını hisseder, aynı nefes aldığı dünyaya ait olmadığı gibi.

Ayhan Kırdar'ın 'Lo'ya Son Mektup'unda ifade ettiği gibi bir ikilemdir yaşadığı. Şair şöyle der: "Ne bileklerimi kesebilmek cesaretini bulabildim kendimde ne yaşama gücünü."  Belki cesaretsizlik değildir Tezer Özlü için uygun kelime, isteksizliktir sadece. Ne fark eder! İrin toplamaya devam eder yaraları... Özlü'nün kendilerine yazdığı mektuplarla anı biriktiren dostları, gidişinin ardından o mektupları bizlerle paylaşırken, her bir mektuptan da işte o irin damlar.

Kısacık yaşamına öyle yoğun duygular sığdırmış ki Tezer Özlü, kendisinden arta kalan mektuplar, günlük yazıları ve de romanlarda O'nu bulma serüveni hiçbir zaman "tam" olamayacaktır.

Zaten kendisi de bu beyhudeliğin farkındadır yaşarken; "Hiçbir resimde kendimi göremedim. Ama ben neredeyim, diye sormam. Bilmediğim şeyleri sormayı sevmem."  diye bir not iliştirir günlüğüne. Sadece bize bıraktıklarıyla tanıma şansı bulduğumuz Tezer Özlü için, dostu Leyla Erbil'in sözlerine kulak verelim. Şöyle yazıyor Erbil: "Tezer Özlü, kendi olmayı hiç reddetmeden, kendi ruhundaki acılardan taşarak akraba acıların dünyasına ulaşmaktadır."

Cevabını bilmediği soruları kendine sormayan Özlü, aslında sormadığı soruların cevaplarını yazılarında açık eder. Onun ardından roman, öykü, mektup ve günlük parçalarını irdeleyen herkes "Tezer"i yakınlarında hissedecektir. Belki de benliğinin bu denli farklı kıtalarda dolaşması okurlarının her birine benliğinden bir parça vermeyi başarabilmiş olmasındandır.

Ve son söz Tezer'in:

"Gece ilerliyor. Korkularım büyüyorlar. Duruyorum. Kaldırımlara bakıyorum. Gözlerimi gökyüzüne dikiyorum ardından. İşte burada yüksek bir kapı. Ben gene iki BENLER oluyorlar, bir BEN kaldırımda durmuş, yüksek yapıya bakıyor. İkinci ben tepeden ölümlere uçuyor. Diğer benler nerelerde? Bilemiyorum. Tüm benlerimi toplayıp uçmak..." 

kynk...bianet

Hero İle Leandros


Çok eski zamanlarda, bugün bizim Çanakkale Boğazı dediğimiz Hellaspontos'un Avrupa kıyısında, Sestos adını taşıyan bir şehir bulunuyordu. Bu şehir surları arasında Aphrodite için yapılmış büyük bir tapınak vardı. Bu tapınakta Hero adında çok güzel bir rahibe vardı, bu rahibe güzelliği ile dillere destan olmuştu. Aphrodite mabedindeki kumrularla ilgilenen Hero'yu görenler onu Aphrodite'in kendisi zannederlerdi.

Bu genç rahibe güzel olduğu kadar alçak gönüllüydü de. Bu yüzden Aphrodite bu kızı kıskanmak bir yana onu çok severdi. Her sene ilk baharın gelişi ile birlikte Sestos'ta şenlikler düzenlenir, çevreden insanlar akın akın buraya gelir, Aphrodite'in mabedini ziyaret ederlerdi. İşte böyle bir bayram günü Leandros adında yakışıklı bir genç Aphrodite'in mabedindeki bir ayine katılmıştı .

Abydos'lu olan Leandros getirdiği hediyeleri sunmak üzere mihraba yaklaştığında; güzel rahibe Hero'yu görünce aklı başından gitmiş ilk bakışta ona aşık olmuştu. Ayin boyunca gözlerini güzel rahibeden ayıramamıştı. Sanki karşısındaki Aphrodite'in ta kendisiydi.

Leandros gün batıncaya kadar mabedinin bir köşesinde bekledi. Ziyaretçiler bir bir mabedi terk edince yavaşça tek başına kalan Hero'ya yaklaştı. Rahibe genç delikanlıyı görünce ürkerek geri kaçtı. Ama Leandros onu durdurdu. Ve oracikta mihrabın önünde Hero'ya duyduğu aşkı dile getirdi. O günden sonra Leandros Hero'nun tüm itirazlarına rağmen her gün mabede gelip genç rahibeye duyduğu aşkı anlattı. Hero defalaca ona bir rahibe olduğunu ve böyle bir aşka karşılık veremeyeceğini söylediyse de Leandros pes etmedi. Duyduğu sevgi öylesine büyüktü ki, bir gün mutlaka karşılığını alacağına inanıyordu. Tüm çabaları ve ısrarları sonunda arzusuna kavuştu. Hero da onu seviyordu ancak aralarında büyük bir engel vardı.

Hero, deniz sahilinde ıssız bir kalede yaşlı bir kölenin kontrolü altında yaşıyordu, üstelik Leandros'un yaşadığı şehirle aralarında deniz vardı. Ama Leandros aşkı uğruna herşeyi yapmaya hazırdı. Buna, gece karanlığında yüzerek denizi geçmek de dahildi.

O akşam yaşadığı şehre geri döndüğünde sahile inerek denizi seyretti, gözleri ile karşı kıyıdaki kaleyi arıyordu. Bu sırada rüzgâr şiddetini artırmış, bulutlar ayı ve yıldızları kapatarak ortalığı karanlığa boğmuştu. Issız kalede köle ile birlikte oturan Hero endişe ile dışarıyı izliyordu. Bir ara yaşlı kadına dönüp; "Bu korkunç gecede kim bilir kaç balıkçı yolunu bulup evine dönemeyecek. Bence karanlıkta yolunu kaybeden denizcilere yol göstermek, onları felaketten kurtarmak için kalenin üstüne bir meşale yakarsak Aphrodite'yi de sevindirmiş oluruz" dedi.

Bu sözlerle yumuşayan yaşlı kadın, kalkıp bir meşale yaktı ve kalenin tepesine kolayca görülebileceği bir yere koydu. Esen rüzgâr onu canlandırdı alevi daha da yükseldi ve etrafı aydınlattı.

Hero heyecanla dışarıyı seyrederken duyduğu bir sesle kalbi küt küt atmaya başladı. Denize doru baktığında dalgalarla boğuşan birini gördü bu Leandros'tan başkası olamazdı. Onu yaşlı köle de görmüştü. Aşağı inip delikanlıya kıyıya çıkabilmesi için yardımcı oldu ve onu rahibenin odasına götürdü. Leandros yorgunluktan bitkin ama sevdiğini görmekten mutlu bir halde genç rahibeye sarıldı. Yaşlı köle buna çok şaşırmıştı ancak onlara engel olmadı.

O günden sonra Leandros her gece Hellaspostos'u yüzerek geçip sevdiğine ulaşıyordu. Günler haftalar aylar geçti, güzel yaz günleri geride kaldı ve kışa yaklaştılar. Deniz eskisi gibi sakin ve sıcak değil, dalgalı ve soğuktu. Hero her gece yüzerek boğazı geçen Leandros için endişelenmeye başlamıştı bu yüzden ona bir süre birbirlerini görmemeleri gerektiğini söyledi. Bahar gelinceye kadar ayrı kalmaları gerekiyordu. Kışın boğazı yüzerek geçmek çok tehlikeliydi. Leandros her ne kadar istemese de sevdiğinin bu isteğine boyun eğdi. Ve bahara kadar gelmeyeceğine dair ona söz verdi. Ama bu ayrılığa sadece bir kaç gün dayanabildiler.

Leandros, Hero'nun yolladığı özlem dolu mektubu okuyunca daha fazla dayanamayarak, düşünmeden kendini azgın dalgaların kucağına attı ve bir an evvel sevdiğine kavuşabilme arzusu ile dalgalarla boğuşmaya başladı. Fırtına arttıkça artıyor, dalgalar daha da aşılmaz bir hal alıyordu. Hero'nun yaktığı meşale şiddetli rüzgârlardan sönerek ortalığı karanlığa gömdü.

Heyecan içinde Leandros'un yolunu gözleyen Hero, yaşlı köle uyuduktan sonra gizlice sahile indi ancak orada dalgaların kıyıya attığı sevdiğinin ölüsü ile karşılaştı. Bu acıya dayanamayan Hero sevgilisine sarılarak kendini öldürdü. Kasabalılar bu haberi duyunca yas elbiselerine bürünüp kaleye geldiler ve iki sevgilinin cenaze törenine katıldılar.Onları deniz kıyısında aynı mezara gömdüler ve Onların anısına boğazın azgın sularına güzel kokulu çiçekler attılar.