25 Nisan 2014 Cuma

Çürümenin Kitabı


Nihilizm Üzerine 
Bunlar beni hiç ilgilendirmiyor…Nihilist değilim…Öyle olduğum söylenebilir ama bunun bir anlamı yok…Benim için boş bir formül bu…Basitleştirirsek hiçlik ya da daha ziyade boşluk saplantım olduğu söylenebilir…Buna evet…Ama nihilist olduğum söylenemez…Çünkü alışılmış anlamıyla nihilist az ya da çok siyasi art düşüncelerle ya da kim bilir hangi nedenlerle her şeyi yere deviren bir tiptir…Ama ben hiç de öyle değilim…Öyleyse benim metafizik anlamda nihilist olduğum söylenebilirdi…Ama bu bile hiçbir şeyi içermiyor…Kuşkucu terimini daha kolay kabulleniyorum her ne kadar sahte bir kuşkucu olsamda…

Şöyle diyeyim : Hiçbir şeye inanmıyorum…

Bir adım geri durduğumuzda ormanı seyretmek için ağaçları bir kenara ittiğimizde ağaçların değersizliğiyle karşı karşıya kalırız…Daha fazla geri geldiğimizde ormanı tamamen önemsiz buluveririz…Aynısı bu ülke yeryüzü güneş sistemi ve galaksi içinde geçerlidir…Bu evren o denli geniştir ki biz bir kum taneciğinden daha ufak kalırız…En büyük problemlerimiz bizle birlikte hiçliğe karışır…Biz basitçe Tanrıların oyuncaklarıyız yine de Tanrılar oyunlarına bizi layık görmüyorlar bile…

“İnsan asla bir cevap bulamadı ve bulamayacaktır da…”
“Yaşam sahip olduklarımızın tümüdür ama yine de o hiçtir…”



Gereksiz yere acı çekmeyelim…Kesin başarısızlıklar bazen yararlıdır…Onu karşılayın sonra hatta onu kutlayın…Yalnızlığımız güçlenecek ve pekişecektir… Kaçış tünellerimizden birkaçını kapatın sonunda kendi başınıza kalırsınız şu an bir yaşama sahip olma beyhudeliği olan sınırlarımızı ve görevlerimizi sorgulamak için daha iyi bir yerdeyiz…


Tanrı’nın ölümü hepimizi kandıran bir parıltıdır…Bizi terkedilmişlik içinde yüzdürür Thales kadar eskiye ait sorular sormaya zorlar ve anlaşılamayan bir cehennem çukuru önünde başı dönen biri haline getirir…Bu sürgünlük teolojisine duyarsız kalırsak hemen günlük rutinlerin sıkıntılarıyla yüz yüze geliriz…

Kimim ben?...Gerçekten ben’im hangisi?...Uzun zamandır oldum olası bu dünyanın bana lazım olmadığının bilincindeyim ne yapacağımı bilemiyorum…Boş bir manevi gurura kapılmanın ve artık varoluşumun bana bozulmuş ve çürümüş bir ilahi gibi görünmesinin nedeni sadece ve sadece budur!...

Her birimiz yalnızlığa karşı işlenen günah yani insanlarla alışveriş tarafından yozlaştırılmaya yazgılı bir saflık dozuyla doğarız…Zira her birimiz kendimize hasredilmiş olmamak için elimizden geleni yaparız…Bu durum mukadderatı değil düşmüşlük eğilimini andırır…Ellerimizi temiz ve kalplerimizi bozulmamış bir halde muhafaza etmekten acizdir; yabancıların terleriyle temas ederek kendimizi kirletiriz; tiksintiye aç ve baya hayran bir halde toplu çirkefin içine gırtlağımıza kadar gömülürüz…Kutsal suyla dolu Ummanları düşlediğimizde artık oraya dalmak için çok geç kalmışızdır…İliğimize kemiğimize kadar kokuşmuş olmamız o ummana dalıp boğulmamızı engeller…Dünya yalnızlığımızı bozmuştur…Ötekilerin üzerimizde bıraktığı izler silinmez bir hale gelir…

Bu dünyada hiçbir şey kendi yerini bulmuş değildir başta bizzat dünya olmak üzere…Öyleyse insan adaletsizliğini seyrederken hiç şaşırmamak gerekir…Toplumun düzenini reddetmek de kabul etmek de aynı şekilde abestir…Onun iyi ve kötü yönde değişimlerine ümitsiz bir tutuculukla maruz kalmaya mecburuz; tıpkı doğuma aşka iklime ve ölüme maruz kaldığımız gibi…Hayat yasalarının başında çürüme gelir : Kendi kalıntılarımıza cansız nesnelerin kendi kalıntılarına olduklarından daha yakınızdır…Onlardan önce pes ederiz ve yok edilmez gibi görünen yıldızların bakışları altında kaderimize doğru koşarız…Ama bizzat yıldızlar da sadece yüreğimizin ciddiye aldığı sonra da istihza noksanlığının kefaretini büyük acılarla ödediği bir evrenin içinde ufalanırlar…

Her şey mümkündür yine de hiçbir şey mümkün değildir…Her şey mubahtır ama aynı zaman da hiçbir şey mubah değildir… Hangi taraftan gidersek gidelim o yol diğerlerinden daha iyi değildir…Bir şeyi başarsan da başarmasan da inancın olsa da olmasa da ağlasan da sessiz kalsan da hepsi aynı kapıya çıkar…Her şey için bir açıklama var yine de hiçbir şeyin bir açıklaması yok…Her şey hem gerçek hem gerçek dışı hem normal hem de saçma hem görkemli hem sönük…Herhangi bir şeyden daha değerli başka bir şey yok herhangi bir fikirden daha iyi başka bir fikir yok…Birinin üzüntüsüyle üzülmek neşesiyle sevinmekte ne?... Mutsuzluğunu sev ve mutluluğundan iğren…Her şeyi birbirine karıştır…Tüm kazanımlar birer kayıp tüm kayıplar birer kazanımdır…Neden sürekli kararlı bir tutum anlaşılır fikirler ve anlamlı sözcükler beklenir ki?...

Ben yerin yerin yüzeyinde sürünen milyonlarca insandan biriyim…Biri başkası yok…Bu sıradanlık herhangi bir sonucu herhangi bir davranışı ya da hareketi haklı çıkarır…Sefahat iffet intihar iş suç tembellik ya da isyan…Bu yüzden her insan yaptığında haklı demektir…Arzu ettiğim her şeyi yapabilirim ve bu bir fark yaratmaz…Herhangi bir düşünce akla esen herhangi bir heves uygulanabilir ya da uygulanamaz…Düşüncenin gerçekleşip gerçekleşmemesi bile önemli değildir…Günün sonunda hiçbir şey olmamış gibi olacak…Cinayet işlesem de hayatlar kurtarsam da hiç önemli değil çünkü bütün hayatlar benim ki kadar önemsiz…Bu sayfada ki düşüncelerim sadece çiziktirmeler ve onların arkasında ki düşünceler bomboş…Benim kadar önemsiz olan bir şeye nasıl anlam yükleyebilirim ki?...

Kendime sayısız ilah uydurdum her tarafta bir sürü sunak diktim ve bir Tanrı kalabalığı önünde diz çöktüm…Şimdi tapmaktan bezdim payıma düşen sayıklama dozunu har vurup harman savurdum…Nereden geldiğimi artık söyleyemem…Tapınaklarda inançsızım sitelerde coşkusuzum hem cinslerimin yanında meraksızım yeryüzünde kesinliğim yok…Bana belirgin bir arzu verin ve dünyayı alt üst edeyim…Her sabah bana bir diriliş komedisini ve her akşam mezara giriş komedisini oynatan ikisi arasında da can sıkıntısı kefeninin azabından başka hiçbir şey yaratmayan o fiiliyat utancından kurtarın beni…İstemeyi düşlüyorum ve her istediğim bana paha biçilmez geliyor…Melankoli tarafından kemirilen bir Vandal gibi bensiz ben hedefsiz yol alıyorum bilmem hangi köşeye doğru…Terk edilmiş bir Tanrı kendisi de tanrıtanımaz olan bir tanrı keşfetmek ve onun son şüphelerinin ve son mucizelerinin gölgesinde uykuya dalmak için…

Hiçbir aklın hiçbir eleştirisi insanı dogmatik uykusundan uyandırmayacaktır…

Hiçbir şey değilim bu açık ama yıllarca bir şey olmak istedim…Bu arzuyu bastıramadım…Bu arzu var olduğu için var…O bunaltıyor beni ve egemenliği altına alıyor…Onu reddetmeme karşın onu geçmişe havale etmekte boşuna…O direniyor ve hırpalıyor…O hiçbir zaman doyurulmadan öylece dokunulmamış kaldı buyruklarıma uymak istemiyor…Arzum ile ben arasında donup kalmış bir durumda ne yapabilirim?...

Şüpheyi yerkürenin derinliklerine kadar ekmek isterdim; onun maddeye nüfuz etmesini sağlamak zihnin hiç girmediği yerde onun hükümranlığını kurmak ve varlıkların iliğine ulaşmadan önce de taşların huzurunu sarsmak oraya güvensizliği ve yürek kusurlarını sokmak…Mimar olsam Yıkım’a bir tapınak inşa ederdim…Vaiz olsam duanın gülünçlüğünü açığa vururdum… Kral olsam başkaldırının amblemini dikerdim…İnsanlar gizliden gizliye birbirlerinden tiksinmeye heves ettiklerine göre her tarafta kendine sadakatsizliği tahrik ederdim masumiyeti hayrete düşürürdüm kendine ihanet edenleri çoğaltırdım kesinliklerin çürüme yerinde çoğunluğun kokuşup gitmesine engel olurdum…



Azil

Önemli olan Tanrı'nın bir enstruman yaratmış olmasıdır. Insan denen enstruman. Ancak yarattığı müzik enstrumanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden, Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir.


Şefkat öyle bir dildir ki; sağır da duyabilir, kör de görebilir







Şefkat öyle bir dildir ki;
sağır da duyabilir,
kör de görebilir...Mark Twain

Bazen bir şeyleri oluruna bırakmak, onlara sarılmaya, uğraşmaya göre, kat kat daha güçlü bir eylemdir...EckhartTolle


Ağzınızdan çıkanlara daima dikkat edin. Çünkü bir sözü unutmak, bir yüzü unutmaktan çok daha uzun zaman alır...Louis Aragon





Lağımlaranası ya da Beyoğlu






Ömrümüzün en güzel yılları diye bir şey yoktur gerçekte. Bir yığın küçük büyük sevinçle bir yığın büyük küçük acının bir araya gelerek yaptığı bir bileşime yıllar geçip bedenimizin gücü azaldıkça, zihin gücümüz genişlemiş gibi göründükçe, büyük işler yaptığımız, büyük mutluluklar yaşadığımız yanılsamasına kapılırız, o kadar...




Her Şeyin Sonundayım



Bir çocuğun ne denli duygusal olduğunu anımsıyor musun? Mutlak anımsıyorsun. İhtiyarlık denen bir olguya inanmıyorum, çünkü gençliğe de inanmıyorum. Çocukken de, genç iken de ihtiyarı içinde taşıyorsun, yaşlanırken de çocuğu. Ancak yaşlandıkça duygusallaşma biçim değiştiriyor. Gençlik duygusallığı öfke, beklenti, başkaldırma, cesaret gibi duygularla iç içe, ama yaşlandıkça duygusallığa acımsı tatlar karışıyor, buruk. Sanıyorum, algıladığım kadarıyla sözünü ettiğin duygusallık, bu buruk, acılı duygusallık… (1 Kasım 1984)


  Her Şeyin Sonundayım / Tezer Özlü – Ferit Edgü Mektuplaşmaları


 

Kahramanın Yokluğu


İzahı güç. Aşk kötü bir sözcük fakat sözün tam anlamıyla, âşıktık. Bir kadınla sevişmeden onu gerçekten tanımanın mümkün olmadığından hiç kuşkum yok. Ve ne kadar çok sevişirseniz birbirinizi o kadar iyi tanırsınız. Ve iş görmeye devam ediyorsa, bunun adı aşktır. İş görmez olduğunda da, başkalarından farkınız kalmamıştır. Seksin aşk olduğunu söylemiyorum; nefret de olabilir. Fakat seks iyi ise, diğer şeyler girer devreye –elbisesinin rengi, kolundaki ben, çeşitli bağlılıklar ve kopukluklar; anılar, kahkahalar ve acılar.



Günlük



Bana öyle geliyor ki, biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı,mucizelere bağlı ‘myth’lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi bir biçimde. Aklı başında bir batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir şekilde. Bir başka nokta daha; öyle br yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz. İktidarda ki adamlarda, bu sanıyı bütün millet adına dile getiriyorlar. Bir kaç aydın dışında bunu anlayan yok gibi. O aydınlar da, sosyal bir takım laflar ediyorlar. Psikolojik yönü boşta kalıyor bu meselenin. İnsanlarımız, bu kötü yaşantıyı dile getirmenin ” muhalafet yapmak” olduğunu sanıyorlar. Yapanlar bile, ’ muhalefet yaptıklarını’sanıyor bir bakıma. Aslında bir yanlış anlaşılma olduğu halde, anlaşıp gidiyorlar. 


Persona


replik...

Anlamadığımı mı sanıyorsun?
Varolmak denen o umutsuz düşü…
Olur gibi görünmek değil, var olmak.
Her an bilinçli, tetikte. Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o farklılık…Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık. İçinin görülmesi, ele geçirilmek, eksiltilmek…Ve hatta belki de yok edilmek. Her ses, her kelime yalan.
Her jest sahte. Her gülümseme yalnızca bir
yüz hareketi. İntihar mı? Hayır. Fazlasıyla iğrenç. İnsan yapamaz. Ama hareketsiz kalabilir. Susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. 
O zaman rol yapmaya gerek kalmaz.
Birkaç farklı yüz taşımaya...
Ya da sahte jestlere.
Böyle olduğuna inanır insan.
Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer.
Sığınağın yeterince sağlam değil.
Her tarafından yaşam parçaları sızıyor.
Ve tepki vermeye zorlanıyorsun.
Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor.
Kimse sen gerçek misin…
Yoksa yalan mısın demiyor.
Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir.
Belki orada bile olmaz.

Ingmar Bergman

Zaman zaman içinde


Yaşamlarımız hep yanlış.. bir bireyin topluma ihtiyacı yoktur , bireye ihtiyacı olan toplumdur.. toplum bir savunma mekanizması , bir çeşit oto korunmadır.. birey , sürüde yaşayan hayvan gibi değil ; kendi yalnızlığında doğaya , hayvanlara ve bitkilere yakın , onlarla ilişki halinde yaşamalıdır..