Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Yaşama sanatı konusunda kendimle konuşma



Yaşam her canlıya verilmiş kendi varlığını ve türünü sürdürme hakkıdır. İnsan için yaşam bu biyolojik tanımı çok aşan bir etkinliktir: duyumdan duyguya ve duygudan düşünceye uzanan bir haz konusudur (bu arada acı konusudur). Her kişi dış koşulların da belirlemesiyle yaşamı kendi bilinç konuşları çerçevesinde anlıyor ve gerçekleştiriyor. Kendine göre biçimliyor onu. Yaşamak insan için bilinçli bir toplumsallıkta başkalarıyla bir araya gelmek ve ortak amaçlar oluşturmaktır. Yaşam yok yaşamlar var. Böylece her kişi kendine göre bir doğruyu ya da doğrular bütününü gerçekleştirerek yaşamak hakkını kullanıyor ve ömrünü bitiriyor. İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre yaşam tüm açılımlarında toplumsal bir olgudur. Bununla birlikte topluma uyarlı yaşamlar var, topluma aykırı yaşamlar var. Topluma uyarlı olmak her zaman olumlu bir anlam taşımıyor. Aykırı olmak da öyle.

Bazen uyarlılıkla olumsuzu gerçekleştiririz, bazen de uyarsızlıkla yaparız bunu. Kişiyi doğrudan doğruya acılı kılan yaşamlar var, onlarda dış nedenler kadar kişinin yanlış ya da bilinçsiz seçimleri belirleyici oluyor.

Ne dersin, bir doğru yaşamdan, hatta hepimiz için ortak ilkeleri ve ortak kuralları olan toplumsal bir yaşam biçiminden sözedebilir miyiz?

Görenekler olarak ilkeler belirliyor, ortak kurallar koyuyor, belli davranış biçimlerinde bizi bir araya getirmeye çalışıyor, bunu yaparken hem bizi sıkıntıya düşürüyor hem de doğrusu pek başarılı olamıyor, insan bir biçim yaşayabilecek bir varlık değildir, o bir bilinç varlığıdır, bu yüzden onu kalıplara soktuğumuzda verimsiz kılarız. Bununla birlikte toplumda olmanın elbette belli vazgeçilmez koşulları da vardır, onlara uymadığımız zaman doğal olarak toplumdışı kalırız. Öte yandan doğru yaşam gibi yanlış yaşam gibi kategoriler belirlemek hiç de kolay değil. Kolay değil ama bir bakıma gerekli de. İsteyen istediği gibi yaşar diyemeyeceğimize göre. Her şeyden önce insan yaşamı bir takım değerler üzerine kuruluyor ya da kurulmak zorunda. İnsan gerçeği olan bir varlık  olmasaydı elbet değer diye bir sorun ortaya çıkmayacaktı. Amaçları olan bir varlık toplumsallıkta anlatımını bulan bir değerler dizgesine göre davranacaktır. Amaçları olan tek varlık insandır. Onun geçmişi ve geleceği vardır. Değer sözkonusu olduğu zaman seçim yapma zorunluluğu ortaya çıkar. Zaten değer ancak seçim yapabilen bir varlık için sözkonusudur. İşte yaşamın anlamı dediğimiz şey bu noktada kendini gösteriyor. Yaşamaktan ne anlıyoruz? Önemli olan budur.

Değerler dediğimizde…

İki çeşit değer vardır: yarar değerleri ve yüce değerler. Bu iki değer birbiriyle çelişerek hatta birbirini yok etmek istercesine yaşamda yan yana duruyor. Keşke yarar değerleriyle yüce değerler ya da kültür değerleri arasında bir uyum olsaydı. Yarar değerleri bizim insan olmamızın koşullarını tek başına sağlayamaz. Yayar değerlerini elde etmek bir ölçüde kolaydır, biraz görü biraz çaba yeter bunun için. Güç olan yüce değerleri varetmektir ya da elde etmektir. Yüce değerlerin dışında salt yarar değerlerine göre yaşayan kişi mal mülk edinmeye bakacaktır, ün peşinde unvan peşinde koşacaktır. Birilerinin hakkını yiyebilecek, birileriyle yarışmak adına birilerini zedeleyebilecektir. Kumarda, eğlencede yaşamını tüketebilecektir. Yüce değerlerin hazzını tadamamış insanlar yarar değerleriyle yetinmek zorundadır.

Pekiyi bu yarar değerlerine saplanıp kalmış insanlar mutlu olabiliyorlar mı?

Mutluluk göreli bir kavramdır, göreli kavramların en görelisidir. (Göreli olmayan kavram var mıdır?) Mutluluktan ne anladığımız önemlidir her şeyden önce. Yüce değerlere ulaşabilecek yetkinlikte olmayan her kişi zorunlu olarak yarar değerleri katında kalacaktır. Yarar değerlerine batmış olanların da kendilerine göre mutlu olduğunu söyleyebiliriz. (Mutlu olmak dediğimiz şey içinde bulunduğu durumdan artık bir başka şey istemeyecek kadar hoşnut olmak demekse.) Eşek ot bulduğu zaman mutlu değil midir? İnsan için önemli olan kendini doğru yerde duymaktır. Buna göre kimi ot bulmaktan hoşnut olur kimi iyilik etmekten hoşnut olur. Bütün bir gece kumar oynayıp sabaha karşı masadan dolu ceple kalktıysanız sizden iyisi yoktur. Bu da kumarcının mutlusu. Yüce değerlerin vereceği hazzı yaşayabilmek için yarar değerlerinden büyük ölçüde sıyrılmış olmak gerekir. Yarar değerleri yaşamı sürdürme koşulları sağladıkları ölçüde önemlidirler. Yarar değerleri belli bir ölçüden sonra zarar değerleri durumuna gelirler. “Ben hem şairim, hem kumarcıyım, hem borsada oynarım, hem yardım derneklerinde çalışırım…” diyen adama “Sen basit bir yararcısın!” dememiz hiç de yanlış olmaz. Yüce değerleri yaşabilmek yarar değerlinden büyük ölçüde sıyrılmış olmayı gerektirir dedik ya, bu tam anlamında bir bilinç işidir. Gündelik yaşamlar kim olurlarsa olsunlar bu bilinci elde edemezler.

Herhangi biri olmakla gerçek anlamda insan olmak arasındaki ayrım diyebilir miyiz buna?

Diyebiliriz. Boş insanlar gündelik yaşamlar ve bu arada bir takım olur olmaz şeylerle ilgilenip ipe sapa gelmez şeylerle övünürler. Paşa dedeleriyle, yazlıklarıyla, otomobilleriyle, cinsel ilişkide bulundukları insanların sayısıyla, birikmiş paralarıyla, kurnazlıklarıyla, buna benzer şeylerle şişinirler. Bu insanlara yakından baktığımızda zavallılık denen şeyin onlara ayrılmaz bir biçimde yapışmış olduğunu görürsünüz. Kendilerine sorarsanız bunlar az adam değillerdir. İsteseler şair bile olabilirlerdi ama şairlik kaç paralık iştir ki! Devlet yönetimi konusunda görüşleri vardır hatta devlet işlerine katkıları vardır ama devletin ne olduğunu söyleyemezler. Bunlar sürü bilinci taşıyan kimselerdir, başlıca özellikleri korkak oluşlarıdır. Her türlü pis ilişkiye girip gene de ellerini kirletmeden ya da daha doğrusu ellerini kirletmemiş gibi yaşamaya çalışırlar. John Osborne’un Öfke’sinde Jimmy Porter, karısının da içinde olduğu bu kesimi şöyle tanımlar: “Yaşamaktan korkuyorlar, en çok da aşktan korkuyorlar. Sevmek ve sevilmek çocuk oyuncağı değildir. Sağlam bilek ister, temiz mide ister. Elini kirletmeden aşkla içli dışlı olamazsın. Ya bu dünya ya öbür düya kızım, ikisi bir arada yürümez.”

Bu insanlar ya da hatta bütün insanlar daha çok özel zamanlarda, özellikle felaketlerde bu yüce değerler denen şeyin azçok sezgisine varmış görünüyorlar.

Yüce değerlerin varlığını bilmek başkadır, onları yaşam koşulu durumuna getirmek başkadır. Ayrıca felaketlerin bile insana insanlığını duyuramadığı ya da geçici olarak duyurur gibi olduğu çok oluyor. “Benden atlasın da nerede patlarsa patlasın” kolaycılığı bazı insanlar için yaşamın özünü oluşturuyor. Dostum dedikleri biri ölüm döşeğine düştü mü toz oluverir bunlar. Haklısın, olağan zamanlarda insan insanlığını daha çabuk unutuveriyor. “Sana ibret gerek ise gel göresin bu sinleri” demiş ya şair, onlara gerçekte ibret de gerekmiyor.

Gerçekten olağan zamanlar pek ilgimizi çekmiyor…

Güneşle pek ilgilenmeyiz. Güneş tutulacak dedikleri zaman, onu görebilmek için, gözümüzü kör etmek pahasına neler neler yaparız. “Güneşin büyüklüğü tutulduğunda anlaşılır” diyor Seneca. İnsanlar her şey olağan çizgisinde akıp gidecek yani hiçbir şey değişmeyecek duygusu içindeler genellikle. Bu arada zaman zaman olumsuz bir durumu düşünüp ürperdiklerinde “Yaradana bin şükür” diye bağırmak kalıyor onlara. Yaşam bir sanattır, onun için ustalaşmak gerekir, özel teknikler, özel sezgiler, özel kavrayışlar edinmek gerekir. Paldır küldür dalarsanız ona, ondan alacağınız şeyleri alamazsınız. Yaşamın her koşulda verim vereceğini düşünmek aldanmaktır. İyi şeyler çaba istiyor yazık ki. Kendi gücüyle ayakta durabilmeyi gerektiriyor. Etkin olarak yaşamda olabilmek gerekir. Latinlerin dediği gibi, burada olmayan payını alamaz.

Özverili olmak gerekiyor belki de…

Sonunda her şey dönüp dolaşıp bencillikle özgecilik arasında bir seçim yapmaya dayanıyor. Gerçek insan olmak her anlamda dünyada olmaktır. Kedimize çekildikçe insan olma koşullarının dışına çıkarız. Filozofların çoğu insanı bencil bir varlık olarak tanımladılar. Kaba koşullarda elbette öyledir. Ancak insan bencilliğini aştıkça insanlaşır. İnsan başkaları için olabilen, başkalarına adanmış olması gereken bir varlıktır. Başkalarına adanmak başkalarının kölesi olmak değildir. Gerçek insan başkalarına kendini adadı ölçüde sevinçlidir. Ne derler? Arı kendine değil de başkalarına çalıştığı için mutludur.

Yaşamın bir sanat olduğu konusunda…

Evet yaşamak bir sanattır, hem de güç bir sanattır. Yaşam her penceresinden başka bir dünya görünen uçsuz bucaksız bir gerçeklikte kendini varedebilme koşuludur. Yaşamı tanımlarken gerçeklikten kopmamaya özen göstermeliyiz. “Yaşam bir düştür” demiş adamın biri. Yaşam bütün düşlerin en gerçeğidir. Yaşamın sayısız güçlükleri vardır, acıları vardır, sıkıntıları vardır. Yaşamak biraz da göze almaktır. Bu güçlükler Kafka’ya “Yaşam rezillik aslında” dedirtmiştir. Kafka onun ardından hemen şunu söyleyecektir: “Ne diye onu daha da bulandırmalı?” Plutarkhos daha o zamanlar “Varolmak yetmez yaşamak da gerekir” diyordu. Gerçekte, tüm yaşam boyunca bir şölendeymişiz gibi duyabilmeliyiz kendimizi. Acıların karşısında çılgınca dans etmek, boğuntunun gözlerine baka baka şarkı söylemek… Sorun acıyı yüceltmek ya da kutsallaştırmak değil acıyı katlanılır kılmak ve erdemli bir yaşam için anlamlandırmaktır. Durduk yerde acı yaratan insanlar tanıdım. Bu insanlar temel gıdalarını acıdan alıyorlardı. Ne olursa olsun, yaşamayı öğrenmek gerek. Yaşamayı yaşayarak öğreniyoruz, değimli? Yaşamın içine bilinçle ve korkusuzca dalabilenler gerçek anlamda yaşayanlardır. Bilinçlenmek yaşamak, yaşayarak bilinçlenmek: bize düşen bu.

Herkes öyle yapmıyor mu?

Herkes öyle yapıyor gibi geliyor mu sana? Pekiyi bu küçüklükler nereden çıktı? Küçücük bilinçlerle, dolayısıyla küçücük yaşamlarla yetinenler var. Çeşmenin başında susuzluktan yanmak gibi. Kalıp bilinçlerle yaşıyor insanların çoğu. Çizilmiş yollar var bizim için. Görenekler bizden bu yolları izlememizi istiyor. Bu yollar bizi çokluk sahip olma deliliğine götürüyor, insan olmaya götüren yollar neredeyse kapalı. Olmak ya da sahip olmak. Doktor olmak, mühendis olmak, evi olmak, arası olmak, profesör olmak gibi. Bunların insan olmakla doğrudan bir ilgisi yok.

Çok şey elde etmek istemeden yaşamak erdemli yaşamaktır diyebilir miyiz?

Yalnız yitirmeyi göze alanların hatta yitirenlerin yaşamı kazanabileceği görüşü boş bir görüş değil elbet. Ancak insanların çoğu kazanmaya yani elde etmeye bakıyor, bir şeyleri alıp biriktirmeye bakıyor. Oysa insanın kendini varetmesi yitirmeyle oluyor. Yitirmek yani adanmak. İnsanın kendini varetmesi büyük bir savaşımdan başka nedir? Ne kadar doyarsanız o kadar aç kalkarsınız. İnsan kendi yaşamını özenerek kurmalı, eliyle besleyip büyütmeli. Yazık ki yararsız diyebileceğimiz yaşamlar var, hatta zararlı yaşamlar var. Bozulmuş bilinçler ya da çok kötü koşullarda oluşmuş bilinçler tehlikeli bilinçlerdir. Bu bilinçler kendilerini kurtarmadan dünyayı kurtarmaya kalkarlar. Bunlar gerçekte tek kişilik yaşamlardır, kendine kapalı yaşamlardır. Kimseye yaramayan yaşam sahibine de yararlı olmaz. Boşa yaşamış insanlar vardır, bunlar taş üstüne taş koymamışlardır, bunlar ya bir şey elde edememekten yakınırlar ya da hak etmedikleri bir şeyleri elde edebilmek için çırpınır dururlar. Gerçek yaşam başkalarına adanmış yaşamdır; iyiyi, doğruyu, güzeli amaçlayan yaşamdır. Bu güzelim dünyada her şeyi en uygun koşullarda yaşayabilirdik oysa. “Bu dünya bir gelindir yeşil kızıl donanmış / Kişi yeni geline bakıbanı doyamaz” der Yunus Emre. Her şey sonunda dönüp dolaşıp yarar değerleriyle yüce değerler ayrımına dayanıyor, bir başka deyişle bilinçli olmakla yarı bilinçli olmak ayrımına.

İnsanlar yaşamayı nasıl öğrenecekler? Bunu onlara kim öğretecek?

Kimse kimseye bir şey öğretmez. Yaşamayı hele hiç. Her sanat gibi yaşam sanatı da binbir deneyimi gerektirir, bireyin binbir deneyimle elde ettiği ustalıkları gerektirir. Ancak insanların doğru bilinç edinmelerine yani gerçekliğe uyarı bilinç koşullarını kendileri için oluşturmalarına şu ya da bu biçimde katkıda bulunabiliriz. Bu da onların yaşam sanatında gelişmelerini sağlar. Ve bu da, açıkçası, döner dolaşır iyi eğitim sorununa bağlanır. Eğitmek öğretmek değildir, öğrenmesine yardımcı olmaktır. Zaten insanlarımız iyi bilinçlenmiş, insan bilgisiyle iyi donanmış olsalardı yaşamlarını böylesine kargaşık ve verimsiz bir biçimde sürdürmeyeceklerdir. Bir kere her şeyden önce yaşam için gerekli somut koşulları bütün bir toplum için oluşturmuş olacaklardı. Sorun gene yaşam sorunudur: yaşam onlara kendilerini geliştirebilmeleri için çok az şey verdi. Doğa zenginlikleri yanında akıl kıtlığı verdi. Bu toprağın insanları zeki insanlar mı geri zekalı insanlar mı diye tartışanların da insan bilgisiyle yeterince donanmış olmadığı bellidir. Salt zekayla adam olunsaydı! Evet, bu toplumun hatta bu dünyanın insanı canını dişine takıp kendini yetiştirmeye koyulmadıkça hiçbir şey elde edemeyecektir.

Pekiyi, ben gene başta sorduğum soruya dönüyorum. Bir doğru yaşam’dan sözedebilir miyiz?

Doğru yaşam her şeyden önce düşünsel hazlarla dolu bir yaşamdır. Yaşamak bir sevinç olmalıdır. Doğru yaşam, öte yandan, paylaşmayı bilen gerçek insanın yaşamıdır, yüce değerlere ulaşabilmiş yetkin kişinin yaşamıdır, bu da üst düzeyde bir bilinç etkinliğini gerektirir. Ancak özgeci bir ruh yapısına ulaşmış olan insanlar gerçek insan olmanın sevincini yaşayabilirler. Yalanlarla, kafakol oyunlarıyla, eskilerin diliyle konuşursak riyayla ve tabasbusla sürdürülen bir yaşam düş kırıklıklarıyla dolu olacaktır. Aşkı bile üçkağıda getirmiş olan bu garip toplumda gerçek yaşam koşulları oldukça sınırlıdır, kişi bu sınırları kendince geliştirmeyi beceremezse, bunun için kavgaya girmezse ot gibi yaşar gider. Temel sorun insanlığın bir parçası olabilmek, kendini öyle duyup öyle düzenleyebilmek sorunudur. Gündelik yaşayanlara ne için yaşadıklarını pek bilmezler, sorduğunuzda mutlu olmak diye bir amaçları olduğunu anlarsınız. Mutluluk bir amaca giderken zaman zaman duyulan bir duygudur. Mutluluk başlıbaşına bir amaç durumuna getirildi mi varılmaz bir amaç olur çıkar. Basit amaçlar ya da bayağı amaçlar insanı mutlu kılmayacaktır. İnsan amaçlarının yüceliği ölçüsünde insandır. Bencilliklere göre düzenlenmiş bir yaşam önünde sonunda çirkinleşecektir. Ancak bütün bunları gündelik bilinçle yaşamaya alışmış insanlara anlatmak çok zordur.