17 Şubat 2014 Pazartesi

Bir Sürü Ad

Pazartesilerin içine geçmiş salılar
 Haftalar koskoca bir yıla
 Kesip biçemezsiniz zamanı öyle
 Kör ve usanmış makaslarınızla
 Ve bütün günlerin adları
Silinip sürüklenmiş gecenin sularıyla
 Kimse ben Pedro'yum diyemez artık
 Ne Roza var bundan böyle ne Maria
 Kuma ve toza döndük hepimiz
 Birer yağmuruz yağmurun altında
 Venezüella'dan söz açtılar bana
Şili'den söz açtılar, Paraguay'dan
 Tek kelime anlamadım dediklerinden
 Ben evrenin derisini bilirim yalnız
 Birim adı yoktur onun da
 Çiçeklerle birlikteyken duyduğum hazdan
 Çok daha fazlasını duydum köklerle yaşarken
 Ve bir taşla konuşurken
 Çıngırak gibi ses verdi bana
 Öylesine uzadı ki ilkbahar
 Sürdü bütün kış boyunca
 Zaman pabucunu yitirmiş
Bir yıl eşit dört yüzyıla
 Uykuya varınca geceleri
 Hangi adla çağırırlar beni, ya da
 Çağırmazlar hangi adla, bir bilsem?
 Kimim ben peki uyandığım zaman
 Yatmadan önceki ben değilsem ?
 Bu demektir ki yeni doğmuşcasına
 Ayak bastığımız seyrektir yaşamın topraklarına
 Bırakın dolmasın ağızlarımız
 Bir sürü belirsiz adlarla
 Bir sürü sıkıcı işlemlerle
 Bir sürü carcaflı mektuplarla
 Bir sürü senin ve benim olan'la
 Bir sürü kağıt imzalamakla
 Bir aklım var herşeyi karıştırmak için birbirine
 Birleştirmek için herşeyi, can vermek için onlara
 Katmak için bir şeyi ötekine, çırılçıplak görmek için
 Evrenin ışığı okyanus ışığının
 Tekliğine, bütünlüğüne varıncaya kadar
 Cömert bir bütünlüktür o, uçsuz bucaksız
 Korkunç güzel bir kokudur yayılan ortalığa.
 

Varoluş


Sevgi, insanın Varoluş sorununun Yanıtıdır...Erich Fromm

İnsan, varoluşu bir ödüller ve cezalar sistemi gibi görecek kadar yüzeysel olsa bile, zaferlerimizin karşılığını da yenilgilerimizin karşılığı gibi pahalıya ödediğimizi er geç anlar...Tom Robbins-Parfümün Dansı


Tüm varoluş ilahidir...Osho


Dünyada iki tür temel varoluş şekli var:
Var olmayı unutma durumu,
var olmayı düşünme durumu...Martin Heidegger


Sen aydınlandığın an, varoluşun tümü aydınlanır. Eğer sen karanlıksan, tüm varoluş karanlıktır. O tamamen sana bağlıdır...Osho


Hepimiz varoluşumuza bir anlam ararız. Kundak ile kefen arasındaki şeyin adı ömürdür, hayat değil. Hayatı biraz da kendimiz yaparız....Murathan Mungan


Yabancısı olmadığım bir tek olgu var. O da kendi varoluşum. Belki tek mutluluğum bu. Tek bağlantım. Kendimi kavrayamazsam tüm varoluşum yitmiş demektir...Tezer Özlü-Yaşamın Ucuna Yolculuk


Dünyanın varoluşundan önce de var olduğunu kanıtlayacak her dine inanmaya hazırım...Napolyon Bonapart


En etkili dil sevgidir ve onu tüm varoluş işitir...Uğur Koşar


Gelecek demek benim için yalnızlık, gereksiz varoluş, bayat bir yaşantıdan başka bir şey değil...Dostoyevski


Sevgi senden gelmez, sevgi varoluştan, ilahi olandan gelir. Merhamet senden gelir; anlaşılması gereken ilk şey budur. Merhamet senin yaptığın bir şeydir, sevgi varoluşun yaptığı bir şeydir. Sen basitçe onu engellemezsin, sen onun yolunda durmazsın. Sen güneşin inmesine, nüfuz etmesine, nereye gitmek isterse gitmesine izin verirsin...Osho


Kendimi öldürmeyi hiç düşünmedim ama sessizce yok olup gitmeyi hayal ettim defalarca.
İşte öyle anlarda sözcüklerim gözyaşlarım oldular.
Ertelenmiş umutların arasında ne kadar dayanabiliyorsa insan ben de o kadar dayandım.
Varoluşu düşünüp dururken anladım ki; düşünerek değil, acı çekerek varolabiliyor insan...Samuel Beckett


Mucizevi Mandarin






Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duymaz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene, iki insanın birbirine en yakın olması gereken zamanlarda, uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene; bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene; kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler?”


Daha büyük deniz-Müzik üzerine-Suç ve ceza üstüne-Nar

Deli - Daha Büyük Deniz
Ruhumla birlikte büyük denize yüzmeye gittik. Ve kıyıya vardığımızda gözden uzak ve sakin bir plaj aradık.
Fakat yürürken gri bir kayanın üstünde oturmuş ve bir torbadab fiske fiske tuz alıp denize atan bir adam gördük.
“Bu kötümser bir insan,” dedi ruhum, “Bu plajdan gidelim. Burada denize giremeyiz.”
Bir koya varana kadar yürüdük. Orada beyaz bir kayanın üstünde dikilmiş, elindeki süslü bir kutudan şeker alıp denize fırlatan bir adam gördük.
“Bu da iyimser bir insan,” dedi ruhum. “Bu da çıplak bedenlerimizi görmemeli.”
Daha ileriye yürüdük. Ve bir plajda ölü balıkları toplayıp duyarlılıkla denize geri atan bir adam gördük.
“Ve bunun önünde de denize giremeyiz,” dedi ruhum. “Bu iyiliksever bir insan.”
Ve onu da geçtik.
Sonra kuma kendi gölgesini çizen bir adamın olduğu bir plaja geldik. Büyük dalgalar gelip izi sildi. Fakat adam tekrar ve tekrar çizdi.
“Bu gizemli bir adam,” dedi ruhum. “Yanından uzaklaşalım.”
Ve köpükleri kürekle alıp mermer bir kaseye koyan bir adamı gördüğümüz sakin bir koya gelene kadar yürüdük.
“Bu bir idealist,” dedi ruhum. “Kuşkusuz bu da çıplaklığımızı görmemeli.”
Ve yürüdük. Birden, “Bu deniz. Bu derin deniz. Bu engin ve güçlü deniz,” diye haykıran bir ses işittik. Ve sesin kaynağına vardığımızda, bunun sırtını denize dönmüş ve kulağına bir deniz kabuğunu dayayıp onun mırıltısını dinleyen bir adam olduğunu gördük.
Ve ruhum dedi ki, “Buradan gidelim. Bu gerçekçi birisi, anlayamadığı bütüne sırtını çevirir ve onun bir parçasıyla uğraşır.”
Böylece oradan da uzaklaştık. Ve kayalar arasında kötü otların bittiği bir yerde başını kuma gömmüş bir adam gördük. Ve ruhuma, “Burada denize girebiliriz, nasıl olsa bizi göremez,” dedim.
“Yo,” dedi ruhum, “çünkü hepsinin içinde en ölümcül olanı bu. Bu adam bağnaz.”
Sonra ruhumun yüzünde ve sesinde büyük bir hüzün belirdi.
“Buradan gidelim,” dedi, “çünkü denize girebileceğimiz ıssız ve gözlerden uzak bir plaj yok. Altın saçlarımı bu rüzgara açmak, beyaz göğsümü bu havaya sunmak ve kutsal çıplaklığımı bu ışığa çıkarmak istemiyorum.”
O zaman ‘Daha Büyük Deniz’i aramak için o denizden uzaklaştık.
Sözler - Müzik Üzerine
Yüreğimin sevdiceğiyle oturdum yan yana ve onun sözlerini dinledim. Evrenin bir düş, bedenin de daracık bir hapishane gibi göründüğü sonu belirsiz mekânlar içinde gezindi ruhum.
Doldu yüreciğime sevdiceğimin büyülü sesi. Ah dostlar, müzik budur işte. Çünkü ben; onu sevdiğimin iç çekişlerimden ve dudaklarından belli belirsiz dökülen sözcüklerden bildim.
Sevdiceğim’in yüreğini gördüm, duyuşumun bakışlarıyla.
Dostlarım; Müzik ruhların dilidir. Onun nağmesi, sazın tellerini sevgiyle titreten tatlı melteme benzer. Müziğin zarif parmakları duygularımızın kapısını çaldığında, geçmişin derinliklerine gömülüp kalmış olan anılar uyanır. Müziğin gamla yüklü olanı yaslı ve sakin olanı da mutlu anıları getirir bize. Tellerden çıkan ses sevdiğimiz birinin ayrılışında ağlatır bizi ya da gülümsetir, Tanrı’nın bağışladığı huzurdan ötürü.
Müziğin ruhu Can’dan, zihni Yürek’tendir.
Tanrı, insanı yarattığında ona tüm dillerden farklı bir dil olan Müziği verdi. İlk insan yabanıl çevresi içinde söyledi onun görkemini ve o hükümdarların yüreğini oynatıp tahtlarından etti onları.
Ruhlarımız, Yazgı’nın sert rüzgarlarının merhametindeki çiçekler gibidirler. Sabah melteminde titreşir ve gök yüzünden dökülen kırağının altında boyunlarını eğerler.
Kuşların cıvıltısı insan oğlunu uykusundan uyandırır ve onu , kuşların cıvıltısını yaratmış olan Sonsuz Zekanın görkemi için söylenen kutsal şarkılara katılmaya çağırır.
Bu tür müzik, kendi kendimize kadim kitaplarda yer alan sırların anlamlarını sormaya iter bizi.
Kuşlar cıvıldadıkça acaba tarlalardaki çiçeklere mi seslenmektedirler? Yoksa ağaçlarla mı konuşmaktadırlar? Yoksa derelerin mırıltısını mı yansıtmaktadırlar? Çünkü insan oğlu kendi anlayışı ile kuşların ne söylediklerini, derelerin ne mırıldandıklarını ve dalgaların kıyıya usul usul çarparken ne demek istediklerini bilemez.
İnsan oğlu kendi anlayışıyla yağmurun ağacın yapraklarına ya da pencerenin kenarlarına düştüğünde ne dediğini anlayamaz. Bilemez meltemin tarlalardaki çiçeklere ne dediğini.
Ama insanoğlunun yüreği kendi duyguları üstünde oynaşan bu seslerin anlamını duyar ve içinde saklar. Sonsuz Zeka, çoğu kez gizemli bir dille konuşur ona. Ruh ve doğa kendi aralarında bu söyleşiyi sürdürürken insanoğlu dikilip kalmıştır, şaşkın ve suskun, bir kenarda.
Ama insanoğlu bu sesleri hiç mi duymamış ya da ağlamamıştır? Onun döktüğü göz yaşları eğer bir anlayış değilse nedir?
Ey müzik,
İçimizin derinliklerinde yüreklerimizi ve
Canlarımızı gizleriz.
Sensin öğreten bize
Kulaklarımızla görmeyi
Ve yüreklerimizle işitmeyi. 
Suç ve Ceza Üstüne
Ruhunuzun rüzgarın önüne katılıp gittiği zamandır ki,
Yalnız ve bekçisiz kalarak, bir başkasına, dolayısıyla da kendinize karşı bir hata işlersiniz.
Ve işlenen bu hata nedeniyledir ki, kutsallığın kapısını çalmak ve bir süre önemsenmeden beklemek zorundasınız. 
Sizin Tanrısal benliğiniz, tıpkı bir okyanus gibi, hiçbir zaman kirletilemez.
Ve tıpkı yaşamın gücü gibi, ancak kanatları olanları yüceltir.
Tanrısal benliğiniz hatta bir güneşe bile benzetilebilir;
O güneş ki ne köstebeğin dolambaçlı yollarını bilir, ne de yılanın deliğini arar.
Ama sizin Tanrısal benliğiniz içinizde tek başına oturuyor değildir.
Aranızdan çoğu, içleri sıra insanlaşmışsa da, bir çoğu henüz insanlaşabilmiş değildir,
Bu gibiler, sisler arasında amaçsızca dolaşarak uyanışını arayan biçimsiz vücutlu bir cüceye benzerler.
Bense şimdi içinizdeki insandan söz edeceğim.
Çünkü suçu ve suçun cezasını bilen, içinizdeki Tanrısal benliğiniz ya da sisler içinde dolaşan cüce değil, O'dur.
Nice kez, hata işleyen biri hakkında, sanki o sizlerden biri değilmiş de bir yabancı ve dünyanızabaşka yerlerden gelme birisiymiş gibi konuştuğunuzu duymuşumdur.
Oysa ben diyorum ki: Nasıl ki en kutlu ve en doğru bile sizlerin her birinin içindeki Yücelik’ten daha yüce değilse,
En kötü ve en alçak da yine her birinizin içindeki o Alçaklık'tan daha alçağa erişemez.
Nasıl ki bir yaprak, tüm ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa,
Hata işleyen de sizlerin tümünün gizli isteği ve onayı olmadan hata işleyemez.
Tıpkı bir sürecin kendi başına işleyişi gibi, sizler de hep birlikte Tanrısal benliğinize doğru ilerliyorsunuz.
Bu ilerleyiş de, yol da, yolcu da sizlersiniz.
Aranızdan biri tökezler de düşerse, arkasından gelenler için düşmüş demektir; onun ayağına takılan taş arkasındakilere uyarı olmalıdır.
Aynı şekilde, düşen, önde sağlam ve hızlı adımlarla yürüyenler için de düşmüş demektir; çünkü onlar geçip giderlerken taşı bir kenara itmemişlerdir.
Belki yüreğinize ağırlık verecek ama, şunları da söyleyeceğim :
Öldürülen, kendi ölümünden dolayı sorumsuz değildir.
Ve soyulan, soyguna uğradığı için suçsuz değildir.
Doğru olan, kötülerin yapıp ettiklerine bakılarak masum sayılamaz.
Zalim zulmünü işletirken, ‘Ak Elli’lerin elleri temiz olmaz.
Evet, suçu işleyen kimse, çoğu kez, yaraladığının kurbanıdır.
Dahası; mahkum kılınmış olan, suçsuz ve günahsızların yük taşıyıcısıdır.
Haklıyı haksızdan, iyiyi kötüden ayırt edemezsiniz;
Çünkü nasıl ki ak ve kara iplikler birlikte dokunuyorsa, onlar da aynı şekilde güneşin yüzüne karşı öylece yan yana duruyorlar.
Üstelik, kara iplik koparsa, dokumacı salt elindeki kumaşa değil, tezgahına da bakar.
Eğer aranızdan biri çıkar da ihanet etti diye bir zevceyi yargılanmak üzere ortaya getirirse,
O kadının kocasının kalbi de teraziye konsun ve ruhu ölçeklerle ölçülsün.
Suçluyu tokatlayacak olan kimse, suçun işlenmesine neden olan kimsenin de yüreğine baksın.
Aranızdan biri çıkıp ta hak saydığı için kötü bir ağaca baltasını indirmeye kalkarsa, ilkin köklerine de bir göz atsın.
Çünkü orada, toprağın sessiz yüreciği içinde, iyi ve kötü, bereketli ve bereketsiz köklerin bir arada sarmaş dolaş bulunduklarını görecektir.
Ve ey siz, doğruluktan yana olması gereken yargıçlar, dış görünüsüyle dürüst, fakat ruhen hırsız biri için nasıl bir ceza düşünürsünüz?
Gövdesi ile katil, ruhuyla kurban olan biri için hangi cezayı uygun görürsünüz?
Olay sırasında hain ve saldırgan davranmış olan, bir o kadar da incitilmiş ve öfkelendirilmiş olanbirini nasıl sorguya çekersiniz?
Sonra, çektiği pişmanlık yaptığı hatalardan kat be kat yüksek olanları nasıl cezalandırırsınız?
Hem, pişmanlığı tattırmak sizlerin hizmet edebilmeye uğraştığınız kanunun öngördüğü Adalet'in hedefi değil mi?
Buna rağmen, sizler, ne masumların yüreklerine pişmanlık sokabilecek, ne de suçluların yüreğindeki pişmanlığı söküp atabilecek durumdasınız.
Gece olduğunda, pişmanlık çağrılmadan çıka gelir ve insanlar derin uykularından uyanıp kendilerine baksınlar ister.
Ve ey, adaleti tanıması gereken sizler, yapılan işlere tüm aydınlık altında bakamadıkça, onları anlayabilir misiniz?
Ayakta dimdik duranla, yere düşmüş olanın, cüce benliğinizin gecesiyle Tanrısal benliğinizin gündüzü arasındaki alacakaranlıkta bekleyen aynı adam olduğunu bilmenizden sonradır ki, tapınaktaki köşe taşının, yapının temelindeki en alt taştan daha yüce olmadığını ancak anlayabilirsiniz. 
Nar
Eskiden, bir narın ortasında yaşadığım sırada tanelerden birisinin şöyle dediğini duydum: "Bir gün bir ağaç olacağım ve rüzgar dallarımın arasında şarkı söyleyecek ve güneş yapraklarımın üstünde dans edecek ve bütün mevsimler boyunca güçlü ve güzel olacağım."
Sonra bir başkası konuşup dedi ki: "Ben de senin kadar genç olduğum zamanlar böyle hayaller kurardım, ama artık her şeyi ölçüp tartabiliyorum ve bütün umutlariımın boş olduklarını
anladım."
Ve üçüncü tane konuştu: "Bize böyle güzel gelecek vaad eden hiç bir işaret göremiyorum."
Ve bir dördüncüsü: "Fakat böyle güzel bir gelecek yoksa hayatımız ne kötü olur!"
Bir beşincisi: "Ne olduğumuzu bile bilmezken niçin ne olacağız diye çekişiyorsunuz?"
Ve yedincisi dedi ki: "Her seyin ne olacağını biliyorum ama bunu sözcüklere dökemiyorum."
Sonra sekizinci konuştu ve dokuzuncusu ve sonra daha bir çokları, sonra hepsi birden konuşmaya başladılar ve bir sürü ses arasında hiç bir şey anlayamaz hale geldim.
Ve tam o gün çekirdekleri az ve hemen hemen sessiz olan bir ayvanın içine taşındım.