11 Şubat 2014 Salı

Kılıç Artığı Poe-tik-ler

 
Biz mi taşırız aşkları
Aşklar mı bizi
Şimdi hangi kentte
Yağdığını unuttuğum bir yağmur
Ertelenmiş bir aşkın saçlarını yıkıyor
O günden beri
 Öznesi yaralıdır şiirin

 İnsana dair her çığlık
De ki şiirdir biraz.


Mutlak Sevgi


Birçoğumuz, az sayıda insana karşı belli bir dereceye kadar varabilen bir sevgi besleriz. Buna karşı, birçok insana antipati, soğukluk, hattâ açık bir nefret duygusu besleriz. İşin en acıklı yönü de, hiç görmediğimiz insanlara­ ve toplumlara karşı bu duyguları beslememizdir. Yalnızca propagandanın, bütün bir sını­fı, ırkı ve ulusu yok etmek için, başka bir sınıfı, ırkı veya ulusu harekete geçirdiğinin örneğini tarih bizlere bol bol vermektedir. Sevginin aksi­nin daima nefret olması gerekmez. Bu hal, da­ha ziyade başkalarına karşı ilgi duymamakla ve onları umursamamakla kendini gösterir. Ta­nıdığım bir kadın bana şunları söylemişti: "Kimseden nefret ettiğimi sanmıyo­rum, ama kimse ile de ilgilenmiyor ve kimseyi umursamıyorum."

           Katıksız ve mutlak bir sevgi, herkese kar­şı iyi niyet beslemeyi ve müspet davranmayı ge­rektirir. Ancak bu davranışı, haksızlık yapan zorbalara karşı, yüreksiz insanların, müraice boyun eğmeleri haliyle karıştırmamalıyız. Zira, bu gibi durumlarda, zorbalığa boyun eğmek, halkın kayıtsızlığını artırarak, onları bezgin ve yılgın bir hale getirir. Böyle kısa görüşlü bir davranışın sonucu da, kilit noktalarının insaf­sız ve vicdansızların eline geçmesini sağlamak­tan başka bir şeye yaramaz.

           Mutlak sevgi, kötülüklerin hoşgörü ile kar­şılanması demek olmayıp, gerektiği zaman, in­sanların haklı dâvaları için mücadeleye giriş­melerini telkin eden bir ülküdür.

           Mutlak sevgi bir insanı, bir sınıfı, bir ırkı, bir ulusu düzelt­mek ve değiştirmek için gerekli bütün güçleri seferber edecek nitelikte olmalıdır. Mutlak sev­gi, insanları birleştirmek ve dünyayı yenileştir­mek için, açık ve gerekiyorsa katı bir mücade­lenin bütün güç kaynağını teşkil etmelidir. Bu tür sevgilerle kalbi dolu olan bir kadın, kocası­na şöyle diyordu: "Seni olduğun gibi seviyo­rum! Fakat seni ulaşman icap eden yüksekliğe çıkarıncaya kadar mücadele edeceğim."

           Dünyayı, yıkıntıya götüren güçlerden biri de, insanların yüreklerinde çöreklenen, acılık ve katılık duygularıdır. Fakat çoğunlukla, bu et­kenler adaletli göründükleri için, insanlar bun­lara katlanırlar. Ancak, insanların bu acı ve keskin yanlarının, adaletli olmayan yönleri ka­dar, kötü olduğu da bir gerçektir. Büyük zenci lideri Booker T. Washington şöyle diyor: "Be­ni, hiçbir kimse, kendisinden nefret ettirecek kadar alçaltmaya yeltenmemelidir."

           Washington'da yüksek mevki sahibi bir memur, bakanlıktaki bütün çabalarının, şefi ta­rafından boşa çıkarıldığı sanısına kapılmıştı. Bu ruh haleti altında şöyle diyordu: "Şefim ile aramdaki ilişkiler, hayatımın en büyük kırıklı­ğını ve acılığını teşkil etmektedir." Fakat aynı memur, kısa bir zaman sonra, peşin hükümle verilmiş bu haksız kararı ve yaralanmış duygu­ların arkasına gizlenen yersiz gururu farkedin­ce şefinden özür diledi. Daha önceleri, bakanlık­ta esen ayırıcı ve zehirleyici havanın o anda dağıldığını ve yerine ılık bir barış havasının yayıldığını görerek kendisi de gönül rahatlığı­na kavuşmuş oldu. Karamsar ve yıkıcı davranışlarının, bütün kötülüklerini kaldıran bu gü­cü memura, sağlam, insancıl ve akılcı bir dü­şünüş sağlamıştı. Karamsarlığa yakasını kaptı­ran bir insan umutsuzluğa sürüklenir ve hiçbir kimseyi düzeltemeyeceği gibi, kendi karamsarlığını da ortadan kaldıracak gücü bulamaz.

           Mutlak sevgi insanların renklerine, sınıf­larına, politik inançlarına ve milliyetlerine bak­madan, onların hayat standardını doğal ve nor­mal bir duruma getirmek için durmadan çaba harcamayı gerektiren gerçek sevgidir. Ancak, böyle bir inanış ve davranış, dünya çapında düşünen ve dünya için yaşayabilen insan tipini yaratabilir. Bir önyargı ile, politik ve ideolojik görüşler yüzünden yüzlerce seneden beri çeşitli kamplara ayrılan ve halkı da birbirlerine düşman olan dünyamız, birleştirici bir faktör ola­rak, böyle bir insana şiddetle muhtaçtır. An­cak bu suretle, bir beraberlik ve kardeşlik sağ­lanabilir ve düşmanlarımız da gerçek dostları­mız olmak yolunu tutarlar.

           İnsan iradesiyle başa çıkabilmenin ve ona şekil verebilmenin tek yolu, mutlak mânevî kıs­tasları, samimî bir surette ve peşin olarak ka­bul etmek ve onu hayat boyunca, içtenlikle uy­gulamaktır.
Dr.paul kampbell

İmambayıldı


Her şeyin sahtesi var... Paranın sahtesi var... Tablonun sahtesi var... Altının, gümüşün, elmasın sahteleri var... Var oğlu var!..

Peki dinin ve ideolojinin de sahteleri yok mu? Olmaz olur mu hiç? Var. Dinin sahtesi, siyasete karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din, din olmaktan çıkar, siyasetin aracı olur.

Siyaset ticarete, ticaret siyasete, din de her ikisine araç edildi mi, artık bu sömürünün sonu gelmez... Din ticareti ile meşgul olanlara bakın, hemen hemen hepsi milyarder.. Yalnızca Türk Lirası ile milyarder değil bunlar, dolar milyarderi, mark milyarderi olmuşlardır birçoğu...

Oh ne kolay.. Çek bir besmele, gelsin paralar... Finans kuruluşları, şirketler ve bu finans kuruluşları ve şirketler aracılığı ile kazanılan milyarlar... Elhamdülillah Müslümanız!... Elhamdülillah milyarderiz!... Bir kolumuz siyasette, öbür kolumuz ticarette, ayaklarımız da tarikatlarda... Bir kolumuz siyasette, öbür kolumuz ticarette, ayaklarımız da tarikatlarda...

Bir üçgen bu... Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni...

Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurttaşlann kanlarını emenler de bunlardır. İnanç sömürücüleridir bunlar...

Atatürk'ün laiklik ilkesinin ne kadar yararlı, ne kadar gerekli olduğunu, bu din sahtecileri ortaya çıkınca daha iyi anlıyoruz...

Kim savaşacak bunlarla? Laiklik ilkesi, sahte Atatürkçüler ile sahte Müslümanların aralarında paylaşacakları bir koz değildir.

Atatürkçülüğün ilk koşulu devrimci olmaktır, çağdaş olmaktır, demokrat olmaktır. Öyle ödün siyaseti ile Atatürkçülük olmaz, öyle pazarlıkçı ve uzlaşmacı yaklaşımlar ile lâiklik ilkesi savunulmaz... Yasakçılık ile ise hiç savunulmaz.

Bir yanda sahte Müslümanlar, din tacirleri, inanç sömürücüleri... Bir elleri siyasette, öbür elleri ticarette, ayakları da tarikatlarda dolananlar...

Öte yanda da sahte Atatürkçüler... İşleri geldiği sürece, bu sahte Müslümanlar ile kol kola girip, öpüşenler... Birbirlerine siyasal destek sağlayanlar... Yasakçılıkla, hot-hotçulukla Atatürkçülüklerini kanıtlayacaklarını sananlar...

Müslümanın, kimsesizi ve yoksuluna karşı Atatürkçülük taslayıp gericinin, yobazın iş ve sermaye çevreleri ile içlidışlı olanlarının karşısında da sus-pus olanlar... Bir yanda sahte Atatürkçüler, öbür yanda sahte Müslümanlar...

Laiklik ilkesini savunmak için Atatürk gibi yürekli, Atatürk gibi inançlı olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil.



Uğur Mumcu - Cumhuriyet, 1 Mart 1987

Problemin Güzelliği ve Çözüm


Tibet dağlarının ücra köşelerindeki bir manastırda Üstadın başdanışmanı vefat etmişti. Üstad kendisi için bir başdanışman seçmeliydi. Başdanışmanlık görevini yürütebilecek düzeydeki talebelerini topladı ve durumu açıkladı: Bana yardımcı olacak bir başdanışman lazım. Birazdan vereceğim problemi çözen kişi benim başdanışmanım olacak.

Bunu söyledikten sonra sehpanın üzerine, zarif bir gülün bulunduğu antika bir vazo koydu. 

Üstad “İşte problem bu”, dedi ve öğrencilerine başka hiçbir şey söylemeden gözlerini yumdu. Herkes vazonun ve gülün güzelliğine hayran oldu. Ortada bir problemin olduğunu ve onun çözümünün bulunması gerektiğini bilen talebeler kafa yormaya başladılar.

Ansızın talebelerin birisi yerinden kalktı ve elinin tersiyle sehpadaki vazoyu yere savurdu. Üstad gözlerini açtı ve “Artık benim baş danışmanımsın”, dedi. Talebeler olan biteni anlayamadı. Üstad ise sözlerine şöyle devam etti: Sizler problemin içindeki cazibeye kapılarak onu çözmekten aciz kaldınız. Bu kardeşiniz ise problemin problem teşkil ettiğinin bilincinde olarak onu ortadan kaldırdı. Hayatımızda cazibesine kapıldığımız bir sürü problem olur, kalbi okşayan ama sorun yaratmaktan başka işe yaramayan ve vazgeçmek istemediğimiz ilişkiler, alışkanlıklar ve istekler gibi. Önemli olan çözüme odaklanmaktır, bizi çözümden uzaklaştıran problemin içindeki güzelliğe değil.



Acele karar vermeyin

Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

 İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler, ama içlerinden "Bu herif sahiden geri zekalı" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun ortaya çıktı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şansızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."



Boncuk Oyunu

 Aşamalar
Nasıl ki bir çiçek sararıp solar ve gençlik
Bırakırsa yerini ihtiyarlığa, tomurcuklanır
Aşamaları yaşamın, erdemleri, bilgelikleri,
Gelince vakti saati veda etmek için hayata.


Her çağrısında yaşamın, hazır olmalı yürek
Yeniden başlamaya eskiyi bırakıp gerilerde,
Kucak açmalı yeni ilişkilere, yeni bağlara
Yaslara bürünmeden, cesaretle ve gözüpek.


Her yeni başlangıçta bir büyü saklı yatar,
Tutar elimizden, kol kanat gerer yaşamımıza.
Bir mekandan bir mekana konup göçeriz şen,
Vatan bilmeden, fazla eğleşmeden hiçbirinde,
Evrensel ruh açar ufkumuzu, özgür kılar bizi,
Aşama aşama alıp çıkarır yücelere, enginlere.


Bulur bulmaz yeni bir çevrede kendimizi,
Alışınca biraz, bir gevşeme sarar bedenimizi,
Yollara, yolculuklara hazır olanlardır ancak,
Yakalanmaz alışkanlıkların ağına amansız.


Belki de bir gün ölüm çıkıp geldiğinde
Yeni mekanlara yollar bizi henüz gencecik,
Yaşamın çağrısı duyurur sesini sürekli…
Durma ey gönül, veda et, kavuş esenliğe!






İç Özgürlük

Sevgi Çok Yalın Bir Şeydir
Yakınımızdaki bir bahçedeki ağaçlardan her sabah toplamaya gelen keşiş giysileri giyen bir adamı anımsıyorum. Elleri de gözleri gibi açgözlüydü. Bir tane bırakmamacasına ellerinin yetişebildiği bütün çiçekleri koparıyordu. Herhalde bu topladığı çiçekleri taştan yapılmış bir tanrıya sunuyordu. Çiçekler sabah güneşiyle açılmış taptaze ve güzel şeylerdi. Üstüne üstlük çiçekleri özenle sevgiyle toplamıyordu. Onları kabaca acımasızca yoluyordu, bahçede ne varsa hepsini saygısızca soyuyordu. Onun tanrısı çok fazla çiçek istiyordu. Cansız taş bir tanrı için pek canlı bir şey…

Geçen gün çiçek toplayan birkaç oğlan çocuğunu gördüm. Onlar topladıkları çiçekleri bir tanrıya sunmak için toplamıyorlardı. Bir yandan konuşuyorlar bir yandan da çiçekleri yolup sağa sola atıyorlardı. Hiç kendinizin de böyle bir şey yaptığınızı anımsıyor musunuz? Niçin bunu yaptığınızı merak ediyorum. Bir yandan yolda yürürken yol kenarından bir dal kırdığınızı yapraklarını sıyırıp sonra dalı attığınızı anımsıyor musunuz? Düşünmeden yaptığınız böyle bir şey bilincinizde bile bir iz bırakmamış olabilir. Büyük yetişkin insanlar bile böyle şeyler yapıyorlar. Onların içlerindeki yıkıcılık acımasızlık eğilimli canlı şeylere karşı gösterdikleri bu tür korkunç saygısız hareketlerle açığa çıkmış olmuyor mu? Her azman kimseye zarar vermemekten söz ederler. Oysa yaptıkları her şeyle bir şey zarar verirler.

Saçınıza takmak için, bir sevdiğinize sunmak için bir ya da iki çiçek koparmanız anlayışla karşılanabilir. Ama çiçekleri yolmak başka bir şey. Büyükleri için o çirkin tutkularını gerçekleştirmek için savaşlarda birbirlerini doğruyorlar ya da paranın gücüyle birbirlerini yoldan çıkarıyorlar. Onların o korkunç eylemlerinin yolu başka… ama anlaşılıyor ki buradaki ya da başka yerlerdeki gençler de onların ayak izlerinden gidiyor.

Gene geçen gün bir oğlan çocukla yolda yürüyorduk. Yolun üstünde bir taş vardır. Ben taşı alıp yolun dışına atınca “niçin taşı alıp attın?” diye bana sordu. Bundan çıkan sonuç ne? Bunun anlamı başkalarını düşünmemek, başkalarına saygısız olmak değil mi? Siz başkalarına korktuğunuz için saygı gözetiyorsunuz. Öyle değil mi? Bir büyüğünüz odaya girince hemen ayağa kalkıyorsunuz, ama bu saygı değil korku. Çünkü eğer siz gerçekten saygılı olsanız çiçekleri yolmayacaksınız. Yoldaki taşı kaldıracaktınız, ağaçları gözetip bahçeyi koruyacaktınız. Ama ister genç ister yaşlı olalım gerçek saygı duygusundan yoksunuz. Niçin? Çünkü sevginin ne olduğunu bilmiyoruz da ondan.

Sevginin ne kadar yalın ne kadar basit bir şey olduğunu anlıyor musunuz? Burada sözünü ettiğim cinsel sevginin karmaşık duyguları, ya da tanrı sevgisi değil yalnızca sevgi. Her şeye karşı duygusu ve saygılı olmak. Onları gözetmek. Evinizde her zaman böyle yalın bir sevgi bulamayabilirsiniz. Ananızın babanızın işleri başlarından aşkın.  Bunun için evinizde gerçek sevgiyi bulamamış ve bu yüzden de böylesine duyarsız bir ortamdan geliyor olabilirsiniz, onun için siz de çevrenizdeki başka insanlar gibi hareket ediyorsunuz. İnsan duyarlılığı nasıl geliştirebilir? Kuşkusuz bunun yolu çiçek koparmaya karşı yasaklar koymak değildir. Çünkü yasakları sizin çiçek koparmanızı engellediği zaman işin içinde korku var demektir. Sizin insanlara hayvanlar çiçeklere zarar vermenizi önleyecek böyle bir duyarlılık nasıl oluşur?

Bu konu sizi ilgilendiriyor mu? İlgilendirmesi gerekli. Eper duyarlı olmakla ilgilenmiyorsanız daha şimdiden öldünüz demektir. Zaten insanların çoğu yaşayan ölülerdir. Günde üç öğün yemek yerler, işleri güçleri vardır, çocuk sahibi olurlar, otomobil sürerler, güzel giysiler giyerler ama ölüler kadar  ölüdürler.

Duyarlı olmak ne demektir biliyor musunuz? Her şeye karşı duyarlı olmaktır, acı çeken bir hayvan görünce acısını dindirmek için bir şey yapmaktır. O kadar çok sayıda yalın ayak insanın yürüdüğü yolda bir taş görünce onu kaldırmaktır, yolda bir çivi görünce onu başkasının otomobilinin lastiğine batmasını önlemek için oradan almaktır. Duyarlı olmak insanlar için, kuşlar ağaçlar, çiçekler için duygulu olmaktır. Onlar size ait olduğu için değil de onların olağanüstü güzelliğine duyarlı olduğunuz için böyle olmaktır. İşte bu tür böyle bir duyarlılık nasıl geliştirilebilir?

Gerçekten duyarlı olduğunuz an çiçekleri koparmazsınız, kendiliğinden bir yıkıcı olmama insanlara zarar vermeme duygusu beliriverir içinizde. Sevgi yaşamdaki en önemli şeydir, ama sevgi dediğimiz zaman ne anlatmak istiyoruz? Birisini seviyorsunuz çünkü o kimse sizi seviyor. Böyle bir duydu kesinlikle sevgi değildir. Sevgi hiçbir karşılık beklememek diyebileceğimiz olağanüstü duygunun adıdır. Çok zeki bir kimse olabilir, sıvalarınızı başarıyla verir, doktoranızı da yapar önemli bir mevkie gelmiş olabilirsiniz, ama içinizde bu duyarlık bu yalın sevgi duygusu yoksa her zaman içiniz boş kalacaktır.  Yaşam boyu mutsuz olmaktan kendinizi kurtaramayacaksınız.

Onun için insan içinin bu tür sevgiyle bu tür duyarlılıkla dopdolu olması çok önemlidir. O zaman acımasız olmayacak yıkıcı olmayacaksınız, o zaman bir daha savaş olmayacak sizler mutlu insanlar olacaksınız, o zaman dualar okumanıza tanrıyı aramanıza gerek kalmayacak, çünkü bu mutluluk zaten tanrının kendisidir.

Peki bu söylediklerim nasıl olacak? Kesinlikle sevgi öğretmenle eğitimciyle başlamalıdır. Eğer öğretmeniniz size matematik ve coğrafya öğretmenin yanında yüreğinde sevgi var ve bunu da size aktarırsa, eğer bir düşünce ürünü olmadan yoldaki taşı kaldırırsa, bütün pis işleri hizmetçilere yüklemezse, eğer konuşmalarında, çalışmaların, oyunlarında, yerken, içerken sizinleyken, ya da yalnızken bu acayip duyguyu yaşar ve bunu belli ederse o zaman siz de sevginin ne olduğunu öğreneceksiniz.

Pırıl pırıl bir cildiniz çok güzel bir yüzünüz olabilir, çok güzel bir sari giyiyor olabilirsiniz ya da büyük bir atlet olabilirsiniz, ama yüreğinizde sevgi yoksa çirkin bir yaratıksınız, son derece çirkin bir yaratıksınız. Eğer içinizde sevgi varsa ister sıradan bir yüz olsun, ister güzel bir yüz olsun  yüzünüz çevresine nur saçacaktır. Sevgi yaşamdaki en yüce duygudur. Sevginden konuşmak sevgiyi duyurmak sevgiyi geliştirmek ve bir hazineymiş gibi sevgiyi geliştirmek çok önemlidir. Yoksa böylesine acımasız bir dünyada sevgi çabucak harcanır. Siz gençken sevgiyi duymazsanız insanlara hayvanlara çiçeklere sevgiyle bakamazsınız. Büyüdüğünüz zaman yaşamınızın içinin bon boş olduğunu göreceksiniz. Her zaman yapayalnız olacaksınız korkunun kapkaranlık gölgesi altında yaşayacaksınız. Ama bir kez yüreğinizde bu sevgi denen duyguyu derinliği hazzı coşkuyu tadarsanız o zaman dünyanın birden değiştiğini bambaşka bir dünya olduğunu göreceksiniz.

Soru: Siz Tanrı'nın yontulmuş taştan heykellerde olmadığını söylüyorsunuz. Ama başkaları da heykellerde olduğunu eğer yüreğimizde iman varsa bu taş yontuların güçlerini belli edeceğini söylüyorlar. İbadet olayının ardındaki gerçek nedir?

Krisnamurti: dünyada ne kadar insan varsa o kadar da farklı düşünce vardır. Siz böyle söylüyorsunuz başkaları da başka şey söylüyor. Herkesin farklı düşüncesi var. Ama düşünce başka şey gerçekse başka şey. Onun için başkalarının ne dediğini bir yana bırakın. Şunun ya da bunun şöyle ya da böyle düşünmesinin bir önemi yok. Önemli olan sizin doğrudan gerçeği bulmanızdır. Düşünceler bir günde değişebilir ama gerçekler değişmeden kalacaklardır.

Şimdi siz yontulmuş taş heykelde gerçekte tanrının var olup olmadığını öğrenmek istiyorsunuz. Taş bir heykel nedir? İnsanın zihninde tasarladığı ve eliyle yonttuğu bir şey değil midir? İnsan zihnin bir tarsımı olan bu imgenin tanrı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Buna da bir milyon insan böyle olduğunu savunduğu için inanıyor musunuz?

Diyorsunuz ki eğer zihinde bu imgeye iman varsa bu imge zihne güç katacaktır. Kuşkusuz zihin imgeyi yaratıyor ve kendi yarattığı şeyden de güç alıyor olabilir. Zaten oldu olası zihnimizin yaptığı şey mu değil mi? Bir takım imgeler yaratıp onlardan güç mutluk yarar arayışı içinde olmak. Bu yüzden de bomboş manevi yoksulluk içinde değil miyiz?  Önemli olan bu imgeler ya da bir milyon insanın ne dediği, ne düşündüğü değil, zihninizin çalışma düzenini anlamak tanımak.

Zihin tanrıları yaratabilir de yok edebilirde. Zihnimizin yarattığı tanrılar sevecen de olabilir acımasız da. Zihnin olağanüstü şeyler yapmaya gücü yeter. Bir takım düşüncelere bağlanabilir, bir takım yanılsamalar saplanabilir, çok hızlı uçan jet uçakları yapabilir, güzel köprüler kurabilir, uçsuz bucaksız demiryolları döşeyebilir, insanın gücünü fazlasıyla aşan hesap makineleri bulabilir. Ama tek yapamayacağı şey gerçeği aramaktır. Onun yarattığı şeyler gerçek değildir. Yalnızca bir düşünce bir kanıdır, bir yargı ya da vargıdır. Onun için gerçeğin ne olduğunu sizin bulmanız önemlidir.

Gerçeğin ne olduğunu bulmak için zihin hareketsizlik içinde olmalı, zihinde her şey tam olarak sükunet içinde olmalı. İşte zihni böylesine sakinleştirebilmeniz ibadetin ta kendisidir. Yoksa yolunuza çıkan dilencileri itip kakarak tanrı heykeline çiçek sunmak tapınağa gitmek ibadet değildir. Siz tanrıları memnun etmeye çalışıyorsunuz çünkü onlardan korkuyorsunuz ama buna ibadet diyemezsiniz. Siz zihninizle tanıştığınız ve zihninizi bütünüyle sakinleştirebildiğiniz zaman bu sükunet ibadettir. Ve bu zihinsel dinginliğin ve hareketsizliğin ardında gerçek vardır orada güzellik ortaya çıkar ve orada tanrıyı bulursunuz.