4 Ocak 2014 Cumartesi

Herkes bir başınadır.


Sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız
İkimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız...Attila İlhan

Her gece yatmadan okuduğum
bir kitap olmanı isterdim,
kırardım ışıkları söndürmeden
yarım kalan sayfanın ucunu
ki sen buna tenim kırışıyor
yaşlanıyorum derdin...Sunay Akın

sessizlik diliyorum kendim için sessizlik
acının ve tükenişin meyvesi olsun
eski yazlardan kalan bir avuç toprak
gibi koksun yağmurun köklerinde...Ayten Mutlu

Sen benim hiçbir şeyimsin
Yabancı bir şarkı gibi yarım
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Uykumun arasında çağırdığım
Çocukluk sesimle ağlayarak
Sen benim hiçbir şeyimsin...Attila İlhan

Tüm teoriler, klişeler gibi
Cehennemin dibine gitsin
bütün ufak yüzler
Yukarı bakıyorlar, güzeller
ve inanıyorlar.
Ağlamak istiyorum
Fakat hüzün aptalca
İnanmak istiyorum
Fakat inanç bir mezarlık
Biz onu satıra ve bir alaycı kuşa indirgedik
Bize şans dile…C. Bukowski

olur mu gecemi yeşile çalmak
yıldız çivilemek parmak uçlarıma
ölüm kadar çabuksa eğer yaşamak
hiç doğmamayı isterdim ama
bir kere doğmuşum ölmek yasak...Attila İlhan

 Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
ama bir tufan az mı gelir yoksa, yine de
yırtılan ve parçalanan birşeyler olmalı mutlaka
hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler
Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü...Ahmet Telli

Benim seninle ilgili
Bildim her şey bir
Yalandı. Buna çalıştım..
Tersinden bir adaletsizliği
Anlamam gerekti benim ...Birhan Keskin

Bütün mevsimlerimin üstüne
Geriliyor bembeyaz bir kanat.
Gelip durdu artık işte hayat
Bana hep onu vadeden güne.
Artık ebedi huzur deminin
İçebilirim sırlı taşından
Girmek üzereyim dar kapısından
O eski rüyalar aleminin...Orhan Veli Kanık

Lokman hekim, seni sev diyor bana..
Seni sevmeseydim, ilkbaharı kodunsa bul gayrı,
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde,
Umut diye bir şey yoktu ki, seni sevmeseydim,
Yüreğime sağlık, ne iyi ettim...Metin Eloğlu

O vücudunda rahat kendisiyle barışık
Ben kendime kısayım bu aşk bana sığmıyor
Neşesi köpük köpük işi gücü taşkınlık
Taşıdığım tasayı besbelli taşımıyor
Benim varlığım her an korkudan aşınıyor
Vehimlerim bir orman ıssızlığa alışık...Attila İlhan


siz bir kelebeğe tutunuyorsunuz telaşla, onu incitmeden,
kelebek telaşla geldiği tırtıla tutunuyor
insan bu, azat etmek de gerek
korkmayın, unutuluyor...Küçük İskender
 
Ellerimdi ellerinden tutan...
Bıraktığı anda ellerimiz ellerimizi
Gökyüzüne vuracaktı gölgeleri ellerimizin
Kimbilir kaç martılar halinde...
Bir masada karşı karşıya
Seyrederken dudaklarını senin,
Dile gelmiş ilk Türkçeydik...
Henüz başlamış kül rengi bahar,
Ne savaş, ne barıştık biz...Can Yücel


Dışarıya kar,
Yüreğime hasret,
Fikrime sen.
Nasıl yağıyorsunuz üçünüz birden
Bir bilsen...Cemal Süreya


Tuhaf, siste yürümek! Hayat yalnız olmaktır Hiçbir insan tanımaz diğerini Herkes bir başınadır...
   
Areti Ketime 


Sevgili Yakınlığı

Seni hatırlarım sulara günün
 Şavkı vurunca;
Seni hatırlarım, dalgalara ay
 Renkler verince.
Seni görür gözüm uzak yollarda
 Tozlar kalkarken;
Derin gecelerde, dağ yollarında
 Yolcu titrerken.
Seni işitirim, boğuk seslerle
 Su yükselince;
Kırlarda sükûtu dinlerim gece
 Her şey susunca;
Uzakta da olsan, ben yanındayım,
 Sen yanımdasın.
Gün söner,yıldız ışır gökte, ah!
 Burda olsaydın.


Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı

Kimine göre ufak bir çocuktur aşk,
       Kimine göre bir kuş,
Kimi der, onun üstünde durur dünya,
       Kimi der, kalp kuruş;
Ama komşuya sordum, nedense yüzüme
       Mânalı mânalı baktı,
Karısı bir kızdı bir kızdı, sormayın,
        Aşkedecekti tokadı.


Şıpıtık terliğe mi benzer yoksa
     Yoksa kandil çöreğine mi,
Hacıyağına mı benzer dersin kokusu
     Yoksa leylak çiçeğine mi?
Çalı gibi dikenli mi, batar mı eline,
     Andırır mı yoksa pufla yastıkları,
Keskin mi kenarı yoksa yatar mı eline?
     Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı!


Tarih kitapları dokundurur geçer
     Köşesinde kenarında,
Hele bir lâfı açılmaya görsün
     Şirket vapurlarında;
Eksik olmaz gazetelerden, bilhassa
      İntihar haberlerinde,
Mâniler düzmüşler gördüm üstüne
     Telefon rehberlerinde.

Aç kurtlar gibi ulur mu dersin
     Bando gibi gümbürder mi yoksa,
Taklit edebilir misin istesen kemençede,
     Ne dersin piyanoda çalınsa;
Çiftetelli gibi coşturur mu herkesi
     Yoksa ağıraksak bir hava mı?
İstediğin zaman kesilir mi sesi?
     Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı!
Bir hâl oldum çardakların altında
      Onu araya araya,
Küçüksu'ya baktım, orada da yok,
      Boşuna çıktım Çamlıca'ya;
Anlamadım gitti bülbülün şarkısını,
      Bir acayip gülün lisanı da;
Benim bildiğim o kümeste değildi
      Ne de yatağın altında.


Aklına esince çıkarabilir mi dilini,
     Başı döner mi asma salıncakta,
At yarışlarında mı geçirir hafta tatilini,
     Usta mı düğüm atmakta,
Millet der peygamber demez mi,
     Para mevzuunda nedir efkârı,
Borç alır borcunu ödemez mi?
     Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı!


Ona rastladığı zaman duyduğu şeyleri
     Kabil değil unutamazmış insan,
Yolunu gözlerim bacak kadardan beri
     Ama o geçmedi bile yanımdan;
Merdiven dayadım otuz beşine,
     Öğrenemedim gitti bir türlü,
Nemene mahlûktur bu düşerler peşine
     Bunca insan geceli gündüzlü?

Gelsin ya, nasıl, pat diye gelir mi dersin
     Burnumu karıştırırken tatlı tatlı,
Ya tutar yatakta bastırırsa sabahleyin?
     Talih bu ya, otobüste nasırıma basmalı!
Gelişi yoksa havalardan anlaşılır mı,
     Selâmı efendice mi yoksa gider mi aşırı,
Değiştirir mi dersin bir kalemle hayatımı?
     Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı!


Wystan Hugh Auden

Bence Malumdur

sen ansızın gökyüzünde görünürsün
 gözlerinin rengi
 bence malumdur
 elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün
 eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur
 sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler
 sokakların üstüne bulutlar gelirler
 bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir
 bir yıldız bir yıldızın ardınca gider
 yıldızların kayboldukları yer
 bence malumdur
 karanlıkta bir şeyler kopar dağılır
 uzaktan yabancı sesler duyulur
 sen elini bulutların içinde gezdirirsin
 elin hayallerimi dağıtır
 bilirsin
 sen elini bulutların içinde gezdirirsin


Gezinen Bir Gölgedir Hayat

Gezinen bir gölgedir hayat, gariban bir aktör
 sahnede bir ileri, bir geri saatini doldurur
 ve sonra duyulmaz olur sesi, bir masaldır
 gürültücü bir salağın anlattığı
ki yoktur hiç bir anlamı


Masal’lar ve Aklı Dışlayan Sorunlar Konusunda Bir Kaç Soru

Soru 7 –
“Horoz’ların melek gördükleri zaman öttüklerine ve öttükleri zaman müslümanlar için Tanrı’nın “kereminden” dilekte bulunmak gerektiğine daîr bir hükmü Tanrı ve “Peygamber” buyruğu olarak kabul ediyor musunuz?”

Yine bunun gibi: “Eşeklerin şeytan gördükleri zaman anırdıklarını, ve anırdıkları zaman -’Eûzu bi’llâhi mine’s-şeytâni’r-racîm’- deyip Tanrı’ya sığınmanın müslüman kişi bakımından zorunluk olduğuna inanıyor musunuz?”

Eğer bu sorulara: “Hayır, olmaz böyle şey! Bunlar Tanrı’dan ya da Peygamber’den gelmiş olamaz. Bu gibi sözleri Tanrı’ya ve Muhammed’e yamamak, Tanrı’yı ve elçisini alaya almak olur” şeklinde bir yanıt verecek olursanız müslümanlık iddiâniz tehlikeye girmiş olur. Ve hele bir de bu söylediklerinizi açıklamak üzere, kendi kendinize: “Bunlar akıl dışı şeyler! Neden horoz melek gördüğünde ötsün de eşek şeytan gördüğünde anırsın! Eşek melek görmez mi! Gördüğünde ne yapar! Ya da horoz şeytan görmez mi! Gördüğünde ne yapar! Nedir Tanrı’nın ya da Muhammedin eşek’lere karşı husumeti ki zavallı hayvanı, şeytandan başka bir şey görmez diye tanımlarlar ve onun anırdığını görenleri Tanrı’ya sığınmaya çalışırlar!” şeklinde akılcı bir yanıta yönelecek olursanız, haliniz fena. Çünkü böyle bir şey söylediğiniz zaman İslâm şeriâtını inkâr etmiş sayılır ve kâfır’lerden olarak cehennemi boylarsınız.

Yok eğer bu yukarıdaki sorulara “Evet bunların Tanrı ve Peygamber sözleri olduğunu kabul ederim!” diye yanıt verecek olursanız, müslümanlık sınavını başarıyla atlatmış, ve “imanı tam” bir müslüman olarak övünmeye hak kazanmış olursunuz. Şu bakımdan ki Muhammed, horozları, müslümanları namaza uyandıran yaratıklar olarak övgüye lâyık bulur, onlara sövülmemesini isterdi; örneğin şöyle derdi:

“Horoza sövmeyin. Çünkü o namaza uyandırır”
[Ebû Dâvud'un "Kitab'ül-Edeb"inde yer alan bu Hadîs için bkz. İmam Nevevî, age , Cilt 3, sh. 328].


Yine bunun gibi Muhammed, horozların melek gördükleri zaman öttüklerine ve eşeklerin şeytan gördükleri zaman anırdıklarına da inanmıştı; şöyle derdi:

“Horozların öttüğünü işittiğinizde (dileklerinizi) Allâh’ın fazl-u kereminden isteyiniz. Zirâ horozlar melek görmüşler (de öyle ötmüşler)dir. Merkebin anırmasını işittiğinizde de şeytan(ın şerrin)den Allâh’a sığınınız (ve: Eûzu bi’llâhi mine’s-şeytâni’r-racîm, deyiniz). Çünkü merkep şeytan görmüş de (öyle anırmış) dır”. [Bkz. Diyânet'in "Sahih-i Buharî Muhtasarı ..." adlı yayınlarının 9.cu cildinin 66-67 sayfasında yer alan 1363 sayılı hüküm].

Diyânet’in belletmesine göre Muhammed, bu sözleri söyledikten sonra şöyle eklemiştir:

“Merkep, şeytan görmedikçe anırmaz. Merkep anırınca siz Allahü Teâlâ’yi zikredin, bana da salâvat getiriniz” (Diyânet yayınları, Sahih-i Buharî Muhtasarı…. Cilt İX, sh. 68).

Dikkat edileceği gibi merkep anırması, kişiye Tanrı’nın adını anıp Muhammed’e salâvat getirmek (duâ etmek) gibi bir zorunluk yüklemekte. Böyle bir zorunluğun kutsal duygularla nasıl bağdaşabileceğini düşünmek kuşkusuz ki kolay değil.

Bu yukarıdaki veriler, Diyânet yayınlarıyla insanlarımıza belletilmekte. Ne var ki horoz’ların melek gördükleri zaman öttüklerini, ya da merkeplerin şeytan gördükleri zaman anırdıklarını söyleyen bu aynı Diyânet, halk arasındaki “Kara karga kimin evinde öterse o haneden cenaze çıkar” şeklindeki inançları hurafeden sayar. Daha başka bir deyimle, her hangi bir kimsenin evinde kara karga’nın ötmesiyle cenaze çıkar olduğuna dâir olan inancı hurafe olarak kabul ettiği halde, merkebin şeytan gördüğü için anırması üzerine Tanrı’ya sığınmak gerektiğine dair hükmü hurafeden saymaz! Ya da, karga’nın ötmesinin cenaze ile ilişkisini hurafe diye tanımlar, ama horozun ötmesini meleklerden ve merkebin anırmasını şeytandan bilip aynı nitelikteki bir hurafe’yi, başka şekiller altında halkımıza sokuşturmaktan geri kalmaz. Ve işte insanlarımızın dinsel eğitimi, bu zihniyetteki bir Diyânet’e ve onun emrindeki din adamlarına terkedilmiş bulunmakta!

Prof. Dr. İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı
Hurafe’ler, Bâtil İnançlar, Masal’lar ve Aklı Dışlayan Sorunlar Konusunda Bir Kaç Soru


Paul Auster


 

Ayrıntıları sorma bana. Anlattıklarım yeter. Yeter de artar bile. Senin ne düşündüğünü bilmiyorum, ama gerçek sorun acımasızlık değil asla. Burada en kolay parçalanan şey insanın yüreğidir...
Bu böyle başlıyor demek ki, çabalarıma rağmen. Sözcükler, artık onları bulamayacağımı sandığım anda geliyor aklıma. Onları bir daha kullanabileceğimden umudumu kestiğim anda. Her gün aynı çaba, aynı boşluk, hep aynı unutmak - hemen ardından - unutmamak isteği...
Birine toslamak ölümcül sonuçlar doğurabilir. İki insan çarpışınca birbirlerini yumruklamaya girişiyorlar. Ya da yere yuvarlanıyor, kalkmaya yeltenmeden düştükleri yerde kalıyorlar. Eninde sonunda, insanın düştüğü yerden kalkmaya yeltenmediği bir an geliyor çünkü. Gövdeler sızlıyor, o sızı dinmek bilmiyor. Bunun bir çaresi de yok. Burada başka yerlerden çok daha fazla sızlıyor gövde... 
Kent de böyle işte. Herhangi bir sorunun yanıtını biliyorum, diye düşündüğün anda, artık sorunun bir anlamının kalmadığını fark edersin....
Çevrede görülen her şey insanı yaralayabiliyor, insanı küçültebiliyor. Bir şeyi görmekle, yalnızca görmekle, bir parçanı kaybediyorsun sanki. Çoğu kez, bakmanın tehlikeli olabileceğini seziyor, gözlerini kaçırmak, hatta sımsıkı yummak eğilimini gösteriyorsun. O yüzden de şaşkınlığa kapılmak, baktığın şeyi gerçekten görüp görmediğini kestirememek ya da gördüğünü başka bir şeyle karıştırmak, ya da daha önce gördüğün -hatta düşlediğin- bir şeyi anımsadığını sanarak bocalamak çok kolay. Bu işin ne kadar karmaşık olduğunu anlayabilir misin? Herhangi bir şeye bakıp, "Ben şuna bakıyorum," demek yetmez. Gözünün önünde duran şey bir kalem ya da bir parça ekmek kabuğuysa bu olabilir belki. Ama ölü bir çocuğa, başı ezilmiş ve kana bulanmış olan, sokakta çırılçıplak yatan küçük bir kıza baktığını fark edince ne yapacaksın? O zaman ne diyeceksin? Hiç kemküm etmeden, dümdüz bir sesle, "Ölü bir çocuğa bakıyorum," diyebilmek kolay değil. Beyin sözcükleri biçimlendirmemekte diretiyor. Yapamıyorsun nedense. Çünkü gözünün önündeki şey kolayca içinden sıyrılabileceğin, kendinden ayrı tutabileceğin bir şey değil. Yaralanmak dediğim zaman bunu anlatmak istemiştim. Bakıp geçemiyorsun, çünkü gördüklerin -nedense- senin bir parçan, içinde gelişen öykünün bir bölümü oluyor. Hiçbir şeyden etkilenmeyecek kadar katılaşmak iyi olurdu herhalde. Ancak o zaman da insanlardan büsbütün kopar ve öyle bir yalnızlığa kapılırsın ki hayat katlanılmaz duruma gelir. Bunu yapmayı başaranlar, kendilerini birer canavar haline sokacak gücü kendinde bulanlar da var. Ama sayılarının ne kadar az olduğunu bilsen şaşarsın. Ya da şöyle diyeyim: Hepimiz canavarlaştık, ama yüreğinde bir zamanlar yaşadığı hayatın bir kırıntısını taşımayanımız yok gibi...
Alışkanlıklar da ölümcül sonuçlar doğurur. Herhangi bir şeyle yüzüncü kez de karşılaşsan, daha önce hiç rastlamamış gibi davranman gerekir. Kaç kere karşına çıkarsa çıksın, hep ilk kez görüyormuş gibi bakmalısın. Bunun hemen hemen olanaksız sayılabileceğini biliyorum, ama öyle olması zorunlu. Kesin bir kuraldır bu...Son Şeyler Ülkesinde

......Ve ondan sonra kafamın içinde çarklar dönmeye başladı... Derken koca bir olanaklar dünyası açıldı önümde. Bir yıl sonra Cam Kent'i yazmaya giriştiğimde o yanlış numara, kitabın en önemli olayına dönüşmüştü, yani bütün o hikayeyi başlatan hataya.
Özel dedektif Paul Auster'le konuşmak isteyen biri, 'Quinn' adlı bir adama telefon eder. Ve tıpkı benim yaptığım gibi, Quinn de o adama yanlış numara çevirdiğini söyler.Ertesi gece yine aynı şey olur ve Quinn yine kapar telefonu. Ama benimkinden farklı olarak Quinn'e bir şans daha tanınır. Üçüncü gece telefon yine çaldığında arayanın oyununa katılır Quinn ve işi üstlenir.
Evet, der ona, ben Paul Auster'im, ve o dakikada karmaşa başlar...Kırmızı Defter

......İlk mektubunda kendi yazdığı sözcüğü tekrarlayarak, Korku iyi şeydir, diye devam ettim, korku biraz risk almaya, kendimiz aşmaya yöneltir; kendini güvende hisseden hiçbir yazar değerli bir yapıt üretemez...
O, senin bu dünyanın tahmin edemeyeceği kadar iyi biri olduğuna, bu yüzden de dünyanın seni ezip geçeceğine inanıyor...
Gerçek aşk, diyor, zevk almaktan olduğu kadar zevk vermekten de haz duymaktır...Görünmeyen

Parlak ışık, sonra karanlık. Gökyüzünün her köşesinden yağan güneş ışığı, ardından gecenin karası, suskun yıldızlar, dalların arasında dolaşan rüzgâr. Günlerin değişmeyen akışı...Karanlıktaki Adam (Man in the Dark)

... olduğumuz yerde değiliz, sahte bir konumdayız. Doğamızdaki bir zaaf yüzünden, bir durumu varsayıyoruz, kendimizi onun içine yerleştiriyoruz ve bu yüzden de kendimizi aynı anda iki durum içinde buluyoruz, içinden çıkılması iki kat zor oluyor...Hayaletler 

Her yirmi dakikada bir, bir telefon kulübesine girip Virginia Stillman'ı arıyordu. Bir gece öncesinde nasılsa, şimdide öyleydi. Artık Quinn meşgul sesini duyunca şaşırmıyordu. Artık bundan rahatsız da olmuyordu. Meşgul sinyali adımlarına adeta eşlik ediyor, kentin gürültüleri içinde düzenli olarak tempo tutuyordu. Ne zaman telefon etse, aynı sesin, konuşmaya olanak tanımayan, asla tanımayan kalp atışı kadar ısrarlı bu sesin orada olacağını bilmek onu rahatlatıyordu. Virginia ve Peter Stillman artık ona tümüyle kapalıydı. Ama hala denediği için vicdanı da rahattı. Quinn'i nasıl bir karanlığa atarlarsa atsınlar, o henüz onları terk etmemişti...
Nesneler bir bütünken, kelimelerimizin onları ifade edebileceğine güvenimiz tamdı. Ama bu şeyler yavaş avaş parçalara ayrıldı, param parça olup kaosa düştü. Yine de kelimelerimiz aynı kaldı. Kendilerini yeni hakikate uyduramadılar. Bu yüzden gördüğümüz şey hakkında ne zaman konuşmaya çalışsak, yanlış konuşuyoruz, temsil etmeye çalıştığımız şeyin kendisini çarpıtıyoruz. Bu her şeyi berbat ediyor....
Eveet. Bir sürü şey var. Size bunları anlatmaya çalışıyorum. Biliyorum kafamda her şey yolunda değil. Ve evet doğru, bu benim kendi özgür irademle oluyor ve durmadan bağırıyorum. Çığlık üstüne çığlık. Hiçbir nedeni yok. Sanki bir nedeni olmalıymış gibi. Ama benim bildiğim hadarıyla bir nedeni yok. Ya da başkasının. Hayır, yok. Bir de öyle zamanlar oluyordu ki ağzımdan tek bir söz bile çıkmıyor. Günlerce, günlerce. Hiçbir şey, hiçbir şey, nasıl kımıldayacağımı unutuyorum. Ya ya. Hatta görmeyi. İşte o zaman Bay Hüzün oluyorum....Cam Kent

 (Bay Hiçkimse'den...)
Destedeki bütün kartlar sizin kaybedeceğiniz biçimde dizilmişse,o eli kazanmanın tek yolu,kurallara karşı gelmektir.Yalvar,ödünç al,ne yaparsan yap;suçüstü yakalansan da hiç değilse bir amaç uğruna mücadele etmiş olursun...Yanılsamalar Kitabı(The Book of Illusions)


kynk...toplumdusmani.net