22 Kasım 2013 Cuma

Her şeye rağmen yağmura bulanmış, güzel bir yazdı

Her Neyse
Orada
beni düşünüyorsun
Hissettim bunu:
Bir şiddetli rüzgar gibi
aşarak tepeleri
geçerek boğazları
ulaştı buraya
geldi dokundu bana
düşünmen beni.
Orada
beni düşünüyorsan
hissetmelisin bunu:
Bir rengarenk ışın gibi
aşarak tepeleri
geçerek boğazları
ulaşmak oraya
gelip dokunmak istiyor sana
düşünmem seni...Oruç Aruoba
*
Git! düş sözleri ol kün
bir yerde çözül, okunsun
genç belirtiler: altın yün
kuş yığınları
söz değildi gördüğün, neyse o ol kün
ve seviştir seviştirebilirsen
iki hüznü
sözler buluta girmeden...Hilmi Yavuz

Her şeye rağmen yağmura bulanmış,
güzel bir yazdı...Küçük İskender
*
Aşktı uçup giden üstümüzden
Aşktı değip geçen yanımızdan

Aşktı görmedik bilmedikse
Kimbilir hangi Eylül bir daha
Hangi uzak Haziran...Necati Cumalı
*
Güz Düşünceleri     
Bu sabah gökyüzü daha bir yorgun,
Daha bir dumanlı,
Daha bir derin!
Şu anda, omzumdan tanıdık bir el,
Tutup silkelese şöyle bir güzel,
Kurtulsam yükünden düşüncelerin...Bekir Sıtkı Erdoğan


Yağan yağmurcuktu
Varıp kulağına dedi ki yaseminin :
"N'olursun hep yüreğinde tut beni!..."
"Ama ben..." dedi yasemin
İç çekti yavaştan, ağırdan
Sonra toprağa düştü...Tagore
*
Her nasılsa yalnızsın
Bir giz gibi deliyor yüreğini
can sıkıntılarının burgusu
ve hep bir şeyler eksik gibi
bir şeyler bekler gibisin...Ahmet Telli
*
Sevgili arkadaşım benim
Sana “sevgili arkadaşım” diyorum
Budur, bizim anladığımız sevdanın tanımı
İşte sana bir aşk şiiri
İçinde “sevgilim” sözcüğü geçmiyorsa
Suçun yarısı senin
Çünkü, ben de bize yaraşanların sözcüğünü değil
Kendisini seviyorum senin gibi...Süreyya Berfe
Bu geceyi teslim al
Bir selam uçur bana
Hâlâ bir sabah serinliği ise adresim
İnsana dair her çığlık
De ki şiirdir biraz...A.Hicri İzgören

*
İyi bakın gönüllerinize yara izi mi var,
ayak izi mi ...Süreyya Berfe


Kalbim düşünmeyi bıraksa
çabuk biter gece...Süreyya Berfe

*
Güneşi kopar dalından ellerine al
ve durmadan canını yakan sözü
bitir şiirin kalbine
akıt artık umudun billur ırmağını
kavruk çölüne yüzümün
ve bir sevda gibi yanaş
hayatın kıyılarına...Ahmet Telli


Aşkın Gözyaşları

Uzun bir ayrılıktır insan, kalbi kendi yalnızlığına gömülü… Baştan başa koca bir ayrılık dünya…Yalnızca biz değiliz ayrılıklarla sınanan… Ayrılıklar üzerine kurulu bir dünyadır yaşadığımız… Baktığımız her yerde bir ayrılık masalı yaşanır yeni baştan ve aralıksız… Her şey az gider uz gider… Ağaçlar yapraklardan ayrılır, yağmur bulutundan, tohumlar bitkilerin gövdesinden uzaklara savrulur hep, bahardan yazdan ayrılır dünya, gece gündüzünden ayrılır, aynı hikayeyi yaşadığımız bir ney’den kalbimize üflediğimiz hüzündür ve tamamı aynı redifle yazılmış bir şiir gibi okutur kendi ömrümüzün deminde… Kalbine tutunarak yaşayan herkes için beşiğin ardından başlar ayrılıklar… Bu ilk ayrılıktan sonra gelen her ayrılık yalnızca ilkinin acısının yani insanlığımızın, sürgünlüğümüzün tekrar tekrar yaşanmasından başka bir şey değil ve her ayrılığa tahammül gücü veren bir de umut vardır yüreğin kıvrımlarında sessizce gizlenmiş…
Seven gönül maşuk kıymeti bilmez mi sanırsın?
Hiç gitmeyecekmiş gibi sevdim seni, hiç sevmemiş gibi gitmiş değilim, bilesin... Gidişim sevgidendi. İncitmedin, örselemedin, yaralamadın bir an dahi. Eğer gidişimin yazgısına ayak direseydim, ilk gelişimin ne manası kalırdı?
  
 

Gazoz Ağacı

Kadınla erkeğin doğayla karşı karşıya kalışlarında o kendiliğinden suskunluğu, çokluk, kadınlar yırtar. Bu, sadece bir zamanın değil, her zamanın kadınlarında böyledir.
Kedilerin en sevdiğim huyu, uygarlığın başlıca koşullarından biri olan yerleşme duygusunu benimsemeleridir. Bu hayvancıklar yeni bir eve taşındılar mı duramazlar, ne yapıp edip eski yerlerine kaçmanın bir yolunu bulurlar.

Bir duyguyu, o duygu kiminle başlamışsa o anlar ancak.

İnsanların benden uzaklaşırken alıp götürdükleri, yaklaşırken de getirmedikleri bir şey vardı ki adını bulabilmek için neler vermezdim!

Yeni doğmuş duyguları, düşleri, tazeliğini bozmadan, o ilk güzellikleriyle koruyabilsek nemize yetmez; ışıtıverir hemen günümüzü. Ama bir şeytan var, şeytanımız. Aksine bozuyor, çirkinleştiriyor onları. Kötüleşiyor böylece, çok kez de elimizde olmadan, dostluklarımız, aşklarımız, sanatımız kötüleşiyor.

Bir erkeğin en çok önem verdiği şey günün yorgunluğundan gece kolaylıkla sıyrılabilmektir.

Küçük yalanlar kudurtur da kadınları, büyüklerine gıkları çıkmaz.

Yaşamanın güzelliğini her zaman duyabilir insan. Hatta geciken bir vapur beklerken bile. Yeter ki her şeyi, her şeyi, insanları, duyularımızı, eşyayı sevelim. Bir çocuğun dış dünya karşısında duyduğu hayranlık olsun içimizde. En küçük bir yağmur damlasına bile ilgi duyalım.
 
Böyle oldu mu, bir iskele meydanında, on dakikada, dilerseniz hatıralarınızın dünyasına kayar gider, yıllarca önce yaşanmış bir anı yeni baştan yaşarsınız.
 
Dilerseniz meydandan geçen insanları seyreder, kafanızda romanlarını kurar, kurar da sonra yine kendiniz okursunuz.

 

Holstee Manifestosu

Bu senin hayatın.
Ne seviyorsan onu yap ve bunu sıklıkla yap.
Eğer bir şeyi sevmiyorsan, değiştir.
Eğer işini sevmiyorsan, bırak.
Eğer yeterince vaktin yoksa, televizyon izlemeyi kes.
Eğer hayatının aşkını arıyorsan, dur; sevdiğin işleri yapmaya başladığında seni bekliyor olacak.
Fazla analiz yapmayı kes, hayat basittir.
Her son lokmanı yiyip, değerini bildiğinde bütün duygular güzeldir.
Aklını, kollarını ve kalbini yeni şeylere ve insanlara aç, farklılıklarımızla birleşiriz.
Yanında gördüğün ilk insana tutkusunun ne olduğunu sor ve ilham verici hayalini onunla paylaş.
Sık sık seyahat et, kaybolmak kendini bulmana yardım edecek.
Bazı fırsatlar bir kez gelir, onları yakala.
Hayat tanıştığın insanlarla ve yarattığın yeni şeylerle ilgili, bu yüzden çık ve yaratmaya başla.
Hayat kısa.
Hayalini yaşa ve tutkunu paylaş.

Bilemeyiz


Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilemeyiz…

Ego


 
 

 
İnsan ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duyar. Bu insanoğlunun en temel ihtiyaçlarından birisidir. Kişi özen gösterilmezse ölmeye başlar. Kişi birisi, en azından birisi için önemli olduğunu hissetmezse onun tüm yaşamı önemsiz hale gelir.
 
 

Postacı


replik...
Şiir, onu yazana ait değildir, ona ihtiyacı olana aittir.     
- Sevgili şair ve yoldaş, beni bu derde bulaştırdınız, şimdi de siz çıkaracaksınız. Bana kitaplar verdiniz, dilimi zarf yalamaktan fazlası için kullanmayı öğrettiniz. Aşık olmam sizin suçunuz.
- Hayır. Benim bununla bir ilgim yok. Sana kitaplarımı verdim, ama şiirlerimi aşırmana izin vermedim. Eğer Beatrice'e, Matilda için yazdığım şiiri verdiğini bilseydim...
- Şiir, onu yazana ait değildir, ona ihtiyacı olana aittir.

Zamanı Ölçmek

"Ve bir gök gözlemcisi,
'peki zaman için ne dersiniz?' diye sordu.

Şunları söyledi, Tanrı-Elçisi:
Zamanı ölçmek istersiniz;
gerçekte ölçüsü olmayan'ı,
ölçülemez olanı
ölçülere sığdırmak istersiniz hep.
 
Davranışınızı saatlere ve mevsimlere göre düzenlemek,
ruhunuzun tutacağı yolu da onlara göre belirlemek istersiniz..
 
Zaman'dan kendinize bir ırmak yapmak ve kıyısında oturup,
akışını seyretmek istersiniz, onun.
 
Oysa, sizde zamansız olan özne, farkındadır ki,
hayat da zamansızdır.
ve bilir, dün bugünün hatırasından,
yarın da bugünün rüyasından başka nedir ki?

 
ve yine bilir ki, içinizde terennüm eden ve düşünen yanınız,
yıldızları göğe saçan o ilk müessirin,
o ilk sanatçının atölyesinde dolaşmaktadır..."
 
 

O Müziği Duydunuz mu



18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman, New York'ta, Lincoln Center'daki Avery Fisher Salonu'nda bir konser vermek üzre sahneye çıktı. Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız bilirsiniz ki onun için "sahneye çıkmak" hiç de küçümsenecek bir başarı değildir.
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan Perlman'ın her iki bacağında da destekleyici ateller vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım atabilmek suretiyle, acı içinde ve yavaş yavaş yürürken görmek unutulmayacak bir görüntüdür. Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir, sandalyesine erişinceye kadar. Sonra oturur; yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır. Daha sonra yere eğilerek kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret verir ve çalmaya başlar.
Şu zamana değin, izleyicileri bu ritüele alışmışlardır. O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri açarken inanılmaz bir sessizlikle beklerler. Perlman çalmaya hazır olana dek seyirci sabırlı ve suskundur.
Ancak o konserde bir şeyler ters gitti. Daha ilk bir kaç satırı çalmıştı ki kemanın tellerinden bir tanesi koptu. Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun gibi gitmişti ses. O sesin ne anlama geldiği konusunda yanılmak imkânsızdı. Ve bunun akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da...
O gece orda olan insanlar kendi kendilerine şöyle düşündüler: "Anlamıştık ki, yeniden ayağa kalkması, atelleri yeniden takması, koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne arkasına gitmesi ve ya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması gerekecekti..."
Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra şefe yeniden başlaması için işaret verdi. Orkestra başladı ve o kaldığı yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri sadece 3 telle çalmak imkânsızdır. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir...
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti. Onu parçayı kafasında molüde ederken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz. Bir noktada, telleri nerdeyse yeniden tonlamışçasına sesler çıkarmaktaydı kemandan, daha evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için...
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı. Akabinde seyircilerin tamamı ayağa kalktı ve tezahürata başladılar. Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı. Hepimiz ayaktaydık bağırıyor, ıslık çalıyor, alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi, beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk Gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi :
"Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha müzik yapabileceğini bulmak..."
Bu ne güçlü bir cümledir. Duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir? Belki de bu bir yaşam tarzıdır; sadece sanatçılar için değil hepimiz için.
Burada, tüm yaşamını bir kemanın 4 teli ile müzik yapmak üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasında kendini sadece 3 tel ile bulan bir adam vardır. O da 3 tel ile müzik yapmayı seçer ve o gece yaptığı, sadece 3 telle yaptığı müzik, daha evvel yaptığı, 4 teli varken yaptığı her şeyden daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdı...
O zaman belki de bizim görevimiz, yaşadığımız bu sallantılı, hızla değişen, ürkütücü dünyada kendi müziğimizi yapmaktır; önce elimizde olan her şeyle; ve daha sonra bu artık imkânsız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla...


 

Emin misiniz

Yağmurun birgün dinmeyeceğinden,
hiç bitmez görünen hayat ırmağının bir gün kurumayacağından, sizi alıp diyardan diyara gezdiren rüzgârın duruvermeyeceğinden
 Emin misiniz ?
Hep atan yüreğinizin duruvermeyeceğinden,
gören gözünüzün hep göreceğinden,
duyan kulağınızın hep duyacağından
 Emin misiniz ?
"Ben olmazsam olmaz" dediğiniz işlerin asla sizsiz yapılamayacağından, siz olmazsanız dünyanın duruvereceğinden, seslendiğinizde titrettiğini sandığınızşu dağların hep emrinizde olacağından
 Emin misiniz ?
Size uzanan ellerin hep yanınızda olacağından,
yüreğinizi verdiklerinizin birgün sırtlarını
dönüp gitmeyeceğinden
 Emin misiniz ?
Boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan hakkını
alacağı günde; balıklardan kuşlara, ağaçlardan
güneşe, üzerindeki mesajları okuyup anlamadığınız
yaratılmışların sizden şikâyetçi olmayacağından
 Emin misiniz ?
Size hep açık duran ilahî kapıların birgün
kapanmayacağından ve şaşırıp kalmayacağınızdan
 Emin misiniz ?
Karanlığın içinde kaybolup giden çığlıkları
duyabildiğinizden, yüreğinizdeki ışıktan
başkalarına da verebildiginizden
 Emin misiniz ?
Güzel bir hayat yaşadığınızdan,
yapabileceğiniz herşeyi yaptığınızdan
 Emin misiniz?
Bütün bunlar için bir kere daha fırsatınız olacağından
 Sahiden emin misiniz ?

Ateş Yakana Kılavuz

1.
 En son, en kalın odunu yakarsın.
2.
 Deniz'in taşıdıklarını da kesip kesip yakmıştın,
 o bir zamanların şimdi uzakta kalmış ocağında —
ne kalır ki, geriye?...
3.
 Ateşinin dumanını da biriktirirsin—
4.
 Her şeyden önce unutmaman gereken,
 ateşinin hiçbir zaman tek bir düzeyde yanmadığıdır :
 ateşin, ya harlanma içinde ya da sönme içindedir —
ya yükseliş, ya iniş…
5.
 Ateş, yanmakta olan odunlarla değil,
 yeni yanmağa başlayan odunlarla yanar.
 Hep yakacak yeni odunlar bulan ateş, yükseliş içindedir;
 yalnızca eski —yanan— odunları olan ateş,
inişe geçer.
6.
 Yanan odunlar tüten odunların dumanını da yakarlar.
7.
 Yanamayan odun, tüter.
Ateşin, bazen, yalnızca tüter: yanamamaktadır…
Dikkat etmen gereken, ateşe yanyana ve üstüste koyduğun odunların
 biribirlerine olabildiği kadar yakın olmaları; ama hiçbir zaman
 bitişik ve binişik olmamalarıdır : ateşi yakan, ısı olduğu kadar,
 havadır — belki daha da çok…
8.
 Ateşin tütüyorsa, bil ki bir şeyleri yanlış yapıyorsun.
9.
 Tek bir odunu yakamazsın: odunlar ancak başka odunlar
 yanıyorsa, yanar — her bir odunun yanması, öteki her bir
 odunun yanmasına bağlıdır: hepsi için ayrı ayrı; ve,
 hepsi birlikte, karşılıklı…
10.
 Alttaki odunun yanması, üstünde yanmaya başlamış bir odunun
 bulunmasına — ve üstteki odunun yanması, altında yanmakta olan
 bir odunun bulunmasına, bağlıdır.
Odunlar yalnız yanmazlar.
11.
 Ateşini yakmağa başlarken, çıra parçalarını çok dikkatli
 kullanmalısın: fazla koyarsan, ya gereksizce büyük alevler
 elde edersin, ya da yanamayan çıra parçalarındaki reçinenin
 tütmesine yol açarsın; az koyarsan, hem kalın odunları
tutuşturacak kadar alevin olmaz, hem de, yanamayan odunlar
 tütmeğe başlarlar — tam ölçüsünü, tam yerini, tam zamanını
bulmalısın, ateşini yakmağa başlarken.
12.
 Ateş, bir kez yanmağa başlayınca, senin denetiminden
 çıkar gibi olur — ama, unutmamalısın ki, kendi haline
 bırakılan ateş, gerçi, koşullar uygunsa, harlar; ama,
 kısa zamanda, yakabileceklerini yakarak, tükenme sürecine
 girer: Ateşin ilk niteliği yayılmaksa, son niteliği de, tükenmektir.
Bu yüzden, ateşini 'beslemen' gerekir: tam zamanında, tam yerine,
 yeni yanacak odunlar koyman; belirli bir yanı tükenmeğe
 yüz tutmuş odunları biribirlerine göre çevirmen; yanamayarak
 tütmeğe başlamış odunları yanabilecekleri bir konuma getirmen
— bir sürü düzenleme, ayarlama…
Ateşini kendi haline bırakamazsın — bırakırsan, tükenip söner…
Ateşinden sorumlusun.

Babadan Oğula Öğütler

-Sevinçlerini sakın erteleme.
-Her gün otuz dakika yürüyüş yap.
-Çocukların adalet sözcüğünü duyduklarında seni anımsayacak gibi yaşa.
-Kaybedecek şeyleri olmayan insanlardan kork.
-Kendini ve başkalarını affetme- sini bil.
-Ucuz araba kullan ama alabileceğin en güzel evi al.
-Adam gibi üç fıkra öğren.
-Her yemekten önce şükret.
-Bir arkadaşına gizini açmadan önce iki kez düşün.
-Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur.
-İlk yardımı öğren.
-Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma.
-Her gün altı bardak su içmeyi unutma.
-Seni seven insanları koru.
-Zor da olsa ailenle tatil yapmak için herşeyi dene, çünkü bu tatildeki
anılar yaşamının en değerli anılarından biri olacak.
-Başarıyı iç huzura kavuştuğun, sağlıklı olduğun ve sevildiğin zaman
değerlendir.
-İyi evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutma, birisi doğru insanı bulmak,
ikincisi doğru insan olmak.
-Ebeveynlerini, eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır.
-Sevimsiz olmayacak biçimde ayrı düşüncede olmayı öğren.
-Cesaretli ol, yaşamına geri baktığın zaman yaptıkların için değil
yapmadıkların için üzüleceksin.
-Çok mükemmel bulduğun bir düşünceyi başkasının engellemesine izin verme.
-Keyifsizliklerini açığa vurma.
-Evliliğini güzelleştirmek için her gün birşeyler yapmaya çaba harca.
-Nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek için 24 saat kimseyi ve hiçbir şeyi
eleştirme.
-İyilik dolu bir sözü ve iyiliğin etkisini asla küçümseme.
-Çocukların hakkında başkalarına iyi şeyler söylerken çocuklarının seni
duymasına izin ver.
-Güç, sahip olduğun mallarla ilgili değildir, unutma.
.Biriyle tanıştığın zaman elini uzat ve adını söyle ama bil ki bunu aklında
tutamayacaktır.
-Kalem ve not defterini hep yanında taşı.
-Zaman ve sözcükleri boş yere harcama, ikisi de çok değerli.
-Senden az ya da çok parası olanlarla paran hakkında konuşma.
-Her şeyi elde etmek için çok güç harcadıysan tadını çıkarmak için zaman ayır.
-Bir kişinin kahramanı ol.
-Neyi ve kimi desteklediğini insanlara söyle.
-Yolculuğa çıktığında cüzdanının içinde sana ait sağlık bilgileri, ev adresin ve telefon numaran olsun..


The World of Art

Tabloları ile ün yapmış bir ressam, günün birinde en güzel yapıtını yapmaya karar verdi. Konu bulmak için kent dışında dolaşmaya çıktı. Ressamı tanıyan biri, “Böyle nereye gidiyorsun, dostum?” diye sordu.
Ressam, “Bilmiyorum, dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmak istiyorum” diye yanıt verdi. “Belki siz dünyanın en güzel şeyinin ne olduğunu söyleyebilirsiniz.”
Adam biraz düşündükten sonra, “Kolay” dedi. “Dünyanın neresine giderseniz gidin, en güzel şeyin inanç olduğunu göreceksiniz.”
Ressam yanıt vermeden yoluna devam etti. Daha sonra çok saygı duyduğu bir adama rastladı. Ona dünyanın en güzel şeyinin ne olabileceğini sordu. İkinci adam da bir süre düşündükten sonra şunları söyledi:
“Dünyanın en güzel şeyi aşktır. Yoksulları zenginleştiren, gözyaşlarını tatlılaştıran, azı çok yapan o değil midir? Aşksız hiçbir şey güzel olamaz.”
Ressam dünyanın en güzel şeyini aramaya devam etti. Yolda giderken rastladığı yorgun bir askere de aynı şeyi sordu. Asker kendisine şunları söyledi:
“Dünyanın en güzel şeyi barıştır. En çirkin şeyi de savaş... Barış olan
yerde her zaman güzellik bulabilirsiniz.”
O zaman ressam şöyle düşünmeye başladı.
“Dünyanın en güzel şeyleri; inanç, aşk ve barış ise onların resmini nasıl
bulabilirim?”
Başını sallayarak evine döndü. Kapıdan içeri girince dünyanın en güzel şeyini bulmuştur. Çocukların gözünde inanç, eşinin gözünde aşk, evinde
barış ve mutluluk hüküm sürüyordu.
Bunlardan ilham alan ressam dünyanın en güzel şeyinin resmini yaptı.
İşi bitince boyalarını ve fırçalarını topladı. Daha sonra tuvalin örtüsünü kaldırarak, uzun uzun seyretti yapıtını; kendine güvenen bir aile reisi, mutlu bir kadın ve böyle mutlu bir ortamda yüzleri pırıl pırıl parlayan çocuklar, ışık oyunlarıyla dolu sıcak bir ortamda resmedilmişlerdi.
Ressam, daha sonra tablosuna “Evim” adını verdi.