5 Mart 2013 Salı

Ne Kadar Önemli Olduğunuzu Asla Unutmayın

Bir ağaç bir ormanın başlangıcı olabilir.
Bir kuş, baharın müjdecisi olabilir.
Bir şarkı yaşanan anı ateşleyebilir.
Bir gülümseme bir dostluğu başlatabilir.
Bir tokalaşma moralinizi yükseltebilir.
Bir yıldız, denizde bir gemiye yön gösterebilir.
Bir tek kelime, büyük bir ideali anlatabilir.
Bir oy, ülkenin kaderini değiştirebilir.
Bir huzme güneş ışığı, bir odayı aydınlatabilir.
Bir mum , karanlığı yırtabilir.
Bir gülüş, hüznü fethedebilir.
Bir adım, uzun bir yolculuğu başlatabilir.
Bir dua, bir kelimeyle başlar.
Bir umut ışığı ruhumuzu besleyebilir.
Bir dokunuş, ne kadar önemsendiğinizi hissettirebilir.
Bir ses, bilgelikle konuşabilir.
Bir yürek gerçek olanı anlayabilir.
Bir yaşam çok şeyi değiştirilebilir.
Görüyorsun ya…
Her şey sana bağlı!.
Ne kadar önemli olduğunuzu asla unutmayın…






William Ewart Gladstone

 Yaşlandıkça Gençleşebilmek
Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl halidir.
Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.
İnsan kendine olan güveni kadar genç,
Kuşkusu kadar yaşlı,
Cesareti kadar genç,
Korkuları kadar yaşlı,
Umudu kadar genç,
Bezginliği kadar yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz.
İnsanları yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir.
Kalbi sevdikçe, neşe duydukça, güzellikleri fark ettikçe, beyni yeni şeyler keşfettikçe, herkes gençtir.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar,
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan, yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır.   



Annesinin Ayakkabılarını Giyen Çocuk

Mevsimin ilk kar taneleri Londra köprüsünün kulelerinde birikirken, Oakley Sokağı’ndaki tek odalı bir evde iki erkek çocuk, kırmızı kadife ceketini terzi makasıyla kesen annelerini seyretmektedir. Kadının, büyük oğlu Sydney’e ceketini bozarak diktiği palto ortaya çıktığında, bodrum katındaki odada hıçkırık sesleri içinde bir çocuk sesi duyulur: “Okuldaki arkadaşlarım beni böyle görünce ne düşünecekler?”

Ertesi sabah, okul yolundaki Sydney’in giydiği yalnızca annesinin ceketi değildir. Ayaklarındaki de, annesinin, yüksek topuklarını keserek giydirdiği ayakkabılarıdır.

Alkolik olan baba erken yaşta öldüğü için öylesine yoksullardır ki, Sydney okuldan arta kalan zamanlarında Londra’nın kırmızı otobüslerinde gazete satmak zorundadır. Bir gün, otobüsün üst katındaki boş bir koltukta bulduğu cüzdanın üstünü yolcular görmeden gazeteyle kapatır ve usulca cebine koyduktan sonra koşarak eve gelir.  Sydney,  sinir nöbetlerinden birini geçiren annesinin yatağına boşalttığı cüzdanın hala ağır olduğunu görünce şaşırır. Biraz daha kurcalayınca cüzdanın içindeki küçük bir gözde yedi tane altın lira bulur. Kadın, yataktan kalkar kalkmaz çocuklarına güzel kıyafetler alır ve hafta sonu tatile götürür. Sydney’in kardeşi o günü şöyle anımsayacaktır: “Denizi ilk kez görüyordum, hemen büyülendim. Parlak güneşin altında suya yaklaştığımda kocaman bir canavar kıvrılarak üzerime geliyor gibi bir duyguya kapılmıştım. Üçümüz de ayakkabılarımızı çıkarıp ayaklarımızı suya soktuk. Su bileklerimi ıslatıyor, yumuşak kumun içerisinde ayaklarım gömülüyordu.”

Yalnızca Sydney mi, kardeşi de çalışmak zorundadır. Küçük çocuk barlarda nergis çiçeği de satacaktır, oduncuda kesilen odunların düzgün bir şekilde dizilmesine de yardım edecektir. Hatta annesinin eski elbiselerini pazarda satmayı da deneyecektir ama sadece bir jartiyeri bedelinden çok daha az bir para karşılığında verdiği için eve döndüğünde fırça yiyecektir.

Küçük çocuk bir gün, Kennington semtinin arka sokaklarının birinde yaşlı bir adam ve oğluyla tanışır. Baba, oğul bir ayakkabıcıdan aldıkları eski ayakkabı kutuları, talaş, Noel kağıtları ve tutkal ile oyuncak gemiler yapıp sokakta satmaktadır. Renkli ipler ve bayraklarla donatılmış oyuncak gemiler yoldan geçenlerin dikkatini çekmekte ve rahatlıkla alıcı bulmaktadır. Küçük kardeş, ayakkabı kutularından oyuncak yapımını öğrenmek arzusuyla baba ve oğluna yardım etmeye başlar. Onlar mahalleden taşınınca da bu işi evde kendi yapmaya karar verir. Bir hafta içinde yaptığı üç düzine gemiyi zorlanmadan satar satmasına ama zaten küçük olan evlerinde dikiş işleri yapan annesinin malzemelerinden yer bulamaması ve kazandığı paranın az olması nedeniyle çok sevdiği oyuncakçılık işine istemese de son verir.

 Annelerinin rahatsızlığı nedeniyle akıl hastanesine kaldırıldığı dönemlerde evde birbirine sokularak uyuyan iki kardeşten küçük olanı, yıllar sonra çocukluk günleriyle ilgili şunları söyleyecektir: “Yoksul mu yoksul bir odada yaşıyorduk. Çoğu zaman yiyecek bir lokma ekmeğimiz olmuyordu. Ayakkabılarımız da yoktu. Annem bazı kereler potinlerini çıkartıp birimize giydiriyor, potinleri giyen de yoksullara dağıtılan çorbanın peşine düşüyor ve günlük tek aşımız olan çorbayı kapıp getiriyordu.”

 Annesinin ayakkabısını giyen bir çocuğun adımları nasıldır? Ayağından büyük olan ayakkabılar çıkmasın diye kısa ve çabuk çabuk!

 Ayakkabı tamircisi olan büyükbaba gut hastalığından dolayı elleri şişince, işini artık yapamaz olur. Zavallı kadın, akıl hastanesinde tedavi görmediği günlerde çocuklarını yanına alarak büyükbabanın evine gitmekte ve ona yardımcı olmaktadır.

Yoksulluk içinde geçen yılların ardından küçük kardeş, “yatağın altındaki farelere ayakkabılarını fırlatarak” geçirdiği on iki günlük bir gemi yolculuğundan sonra Kanada’ya, oradan da trenle New York’a ulaşır. Times Meydanı’nda tramvaydan indiğinde Amerika hakkındaki ilk izlenimleri şöyle olacaktır: “Hemen hemen her köşede seyyar ayakkabı boyacılarının karşısına oturmuş kısa kollu gömlekler giyen insanlar büyük bir rahatlıkla ayakkabılarını boyatıyordu. İnsana sanki giyinip kuşanmalarını sokakta tamamlıyorlarmış izlenimi veriyorlardı.”

Amerikalı yönetmen Sennett, çekeceği otel sahnesini hazırlayan set işçilerine bakarken, ucunu koparmak için ısırdığı purosunun tütününün yapıştığı dudaklarından şu sözcükler dökülür: “Burada bir komedi unsuruna gereksinimimiz var.” Bu sözden sonra Sennett, yaktığı purosundan derin bir nefes çekerek, bir kenarda keşfedilmeyi bekleyen oyuncu adaylarından birine döner: “Komedi makyajı yap. Ne olursa olsun fark etmez.”

 Genç adam, gardıroba doğru yürürken, böyle bir fırsatın bir daha eline geçmeyeceğini bilmektedir. Attığı her adımda, onlarca komik karakter gözünün önünden film şeridi gibi akar... Bürüneceği karakter bir an önce zihninde oluşmalıdır, zamanı çok azdır… Oldukça bol bir pantolon bulacak, başına küçük bir şapka koyacak ve büyük ayakkabılar giyecektir. Gardırobun kapısını açtığında kararını vermiştir:” Üstümdeki her şeyin birbiriyle çelişkili olmasını istiyordum. Yani torba gibi bol pantolon giyerken ceketim bedenime sıkıca yapışacaktı, şapkam başıma küçükken ayakkabılarım ayağımdan fırlayacak kadar büyük olacaktı.”

 Yıllar yıllar sonra o küçük çocuk, yani Charlie Chaplin, yarattığı sinema tarihinin en unutulmaz, en güzel komedi karakteri Şarlo ile, annesinin ayakkabıları ayağından çıkmasın diye çorba almaya giderken attığı adımlarla bütün dünyayı güldürecektir, kısa ve çabuk çabuk!                  


Rotterdamlı Erasmus

Yüreklerin sadece bağnazlık tarafından kamçılandığı bir dünyada düşünce adamı artık kendisine nasıl bir yer bulabilir ki? 


Huzursuzluğun kitabı

hiç düşündün mü senin bana, benim sana nasıl da görünmez olduğumuzu? hiç düşündün mü ne kadar cahiliyiz birbirimizin? Birbirimizi görmeden görüyoruz birbirimizi. Birbirimizi duyuyor ve sadece kendi içimizdeki sese kulak veriyoruz. Başkalarının kelimeleri kulaklarımızın hataları, aklımızın denizlerinde olan kazalardır. Ne kadar da güveniriz başkalarının kelimelerine yakıştırdığımız anlama! Başkalarının kelimelerle dile getirdiği hazlar bize ölümü tattırır. En ufacık bir derinlik katma kaygısı gütmeden, dudaklarından döküverdikleri kelimelerde ise hayat ve haz buluruz. Ey her şeyi açıklayan, yorumladığın derelerin sesi, mırıltılarında nice anlamlar bulduğumuz ağaçların sesi- ah, gizli aşkım, hepsi, bu katıksız düşler, hücremizin parmaklıklarından akan kül ne kadar da biz hala!


Tanrı ve Devlet

Tanrılarıyla, yarı-tanrılarıyla ve peygamberleriyle, mesihleriyle ve azizleriyle tüm dinler, fakültelerinin [anlama yetenekleri] tam gelişimini ve kontrolünü sağlamamış olan insanların önyargılı imgeleri tarafından yaratılmışlardır. Sonuçta, dinsel cennet, insan tarafından cehalet ve itikatla yüceltilmiş, ancak yalnızca büyütülmüş ve tersine çevrilmiş -yani kutsallaştırılmış- kendi [yarattığı] bir hayalden başka bir şey olmayan bir seraptır. Dinlerin tarihi, insan inancında birbiri ardına ortaya çıkan tanrıların doğuşunun, ihtişamının ve düşüşünün tarihi, insanoğlunun kolektif akıl ve bilincinin gelişiminden başka bir şey değildir. Bir çocuk edasıyla, -kendilerindeki veya dışsal doğadaki- niteliği ve hatta herhangi büyük bir kusuru, tarihsel olarak ilerici gelişmeleri sırasında hızlı bir şekilde keşfettikçe, [insan] bunları tasavvurun ötesinde abartması ve büyütmesinin ardından tanrılara atfetti. (...) O zaman metafiziğe ve dini düşüncelere, felsefecilere, siyasetçilere ve şairlere karşı tüm saygımla: Tanrı düşüncesi insan mantığından ve adaletinden vazgeçmek demektir; bu insan özgürlüğünün en belirgin olumsuzlanmasıdır, ve hem kuramsal hem de pratik olarak mecburen insanoğlunun köleleştirilmesiyle sonuçlanır.


Sevginin sözde merhamet olmadığıdır

İlk olarak anlaşılması gereken şey sevginin sözde merhamet olmadığıdır. O merhametin özüne ait kısmına; yumuşak olmaya, sempati duymaya, kendini karşındakinin yerine koymaya, sert olmamaya, oluşturucu olmaya, yardımcı olmaya sahiptir. Ancak senin tarafından bir eylem olarak hiçbir şey yapılmaz; her şey senin içinden akar. O varoluştandır ve sen varoluşa seni bir araç olarak seçtiği için şükran duyarsın ve mutlu olursun. Sen geçirgen hale gelirsin ve merhamet senin içinden geçer. Sen şeffaf bir cam olursun ve güneş senin içinden geçer. Sen onu engellemezsin. O içinde hiç ego olmayan saf merhamettir. 


Oshoturk | Anasayfa