Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Şiir Hakkında Bazı Düşünceler

Biz bu satırlarda, şiirde anlam ve açıklığın ne değerde şeyler olduğu üzerinde, kendi görüşlerimizi söylemekle yetineceğiz.

Her şeyden önce şunu itiraf edelim ki, şiirde anlam sözüyle ne demek istendiğini bilmiyoruz. Düşünce dedikleri bayağı görüşler yığını mı, hikaye mi, mazmun mu; ve açıklık, bunların adı kavrayışa göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları gerekli sayanlar, şiiri, tarih, felsefe, nutuk ve belagat gibi bir sürü söz sanatlarıyla karıştıranlar ve onun asıl yüzünü seçip tanımayanlardır.

Oysa şair, ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan, ne de bir kural koyucudur. Şiirin dili, nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden çok musikiye yakın, ortalama bir dildir. Nesirde üslubun oluşması için gerekli olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Denilebilir ki, şiir, nesre çevrilemeyen nazımdır…

Şiirde her şeyden önce önemli olan kelimenin anlamı değil, cümledeki söyleniş değeridir. Şairin amacı, her kelimenin cümledeki yerini öteki kelimelerle ilgilerinden, gizemli birleşmelerinden doğacak tatlı, gizli, uçarı ya da sert sese göre belirlemek ve çeşit çeşit kelime ahenklerini, mısranın genel gidişine uydurarak dalgalı ve akıcı, karanlık ya da aydınlık, ağır ya da hızlı duygulara; kelimelerin anlamı üstünde, mısranın musiki dalgalanmalarından, sınırsız ve etkili bir anlatım bulmaktır.

Kelime değişmeleri ve ahenk kaygıları arasında anlam kararırsa, ruh, ahengin tadıyla onun yerini doldurur. Zaten anlam, ahengin telkinlerinden başka nedir?

Şimdiye kadar, hiçbir büyük şairin, sınırlı bir insan topluluğu dışında anlaşılmış olduğunun iddia edilemeyeceği düşüncesindeyiz. Abartmadan denilebilir ki, herkesin anlayabileceği şiir yalnız aşağı şairlerin işidir. İyi şiirlerin girişleri, tunç kaplı şehir kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır; her el o kanatları itemez ve kapılar kimi zaman yüzyıllarca insanlara kapalı kalır.

Şiirde kimi bölümlerin belirsiz kalması bir yanlış ve bir kusur olmak şöyle dursun, tersine, şiirin güzelliği bakımından çok gereklidir.

Kısaca şiir, çeşitli yorumlara elverişli bir genişlik ve kapsamda olmalıdır. Bir şiirin anlamı, başka bir anlam olmaya elverişli oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da anlamını katar ve böylece şiir, şairlerle insanlar arasında ortak bir etkilenme dili olmak derecesini kazanır. En zengin, en derin ve en etkili şiir, herkesin istediği yolda anlayacağı ve bundan dolayı da sonsuz duyarlılıkları kapsayacak bir genişlikte olanıdır.



Sevmeyi Bilmek

Okunmamış bir kitap
Söylenmemiş bir söz
Yapılmamış bir resim gibi
Sevgi üstüne, barış üstüne, kardeşlik üstüne
Durma kardeşim.

Bir gül yaprağının ürpertisini duyabiliyorsan yüreğinde
Yaşamın güzelliğini, sevmenin inceliğini kavrayabiliyorsan
Ve varabiliyorsan dostluklarin yüceliğine
Korkma hiç bir yıkımdan, yüreğini ortaya koy
Çünkü sen insansın

Yeni bir şeyler bul kardeşim, yeni şeyler
Yeni güzellikler, yeni sözler, yeni sesler
Yazılmamış bir şiir
Takılmamış bir ad
Yakılmamış bir türkü
Yaşanmamış bir sevda gibi


Dostluk

Dostluk konusunda düşündüğüm zaman, hep şu noktayı gözönünde tutmalı diye düşünürüm: Acaba dostluğu arattıran sebep güçsüzlük veya ihtiyaç mıdır? Acaba karşılıklı yardımlaşmaya girişirken insanların amacı tek başlarına pek başaramayacakları şeyi bir başkasının yardımıyla elde etmek, sırası gelince karşılığını yapmak mıdır? Yoksa bu yardımlaşma dostluğun özelliğidir de, dostluğun daha derin, daha asil, sırf doğanın (tabiatın) yarattığı başka bir neden mi vardır? Dostluğa adını veren sevgi, insanların yakınlık duygularıyla birbirine bağlanmasında başlıca nedendir. Çünkü çıkarlar çok kez kendine dost süsü veren ve durum gerektirdiği için saygı, ilgi gösteren insanlardan bile elde edilebilir, oysaki dostlukta hiçbir şey yalan ve yapmacık değildir, her şey gerçektir ve içten gelir. Bu yüzden, sanırım, dostluğu gereksinme (ihtiyaç) değil, doğa yaratır. 
Dostluğun doğuşunda, ondan ne çıkarlar elde edileceği düşüncesinden çok, ruhların sevgi ve bağlanması var…

Birçokları kendilerinin yapamayacakları şeyleri dostlarında aramaktan -haydi sıkılmıyorlar demeyeyim de- hataya düşüyorlar diyeyim. Dostlarına vermedikleri şeyleri onlardan istiyorlar. Halbuki önce iyi insan olmak, sonra kendine benzeyeni aramak doğru olur. Deminden beri söylediğim sürekli bir dostluk ancak şu kimseler arasında sağlamca kurulur: Yakınlık duygularıyla birbirine bağlanmış insanlar önce başkalarının esiri olduğu ihtirasları yenecekler, sonra doğruluk ve adaleti sevecekler, birbirleri için herşeyi yapacaklar, ama birbirlerinden şerefli ve doğru olmayan hiçbir şeyi istemeyecekler, aralarında yalnız sevgi ve beğenme değil, saygı da bulunacak. Çünkü dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış olur. Bunu sananlar, tehlikeli şekilde yanılırlar. Doğa, dostluğu erdemin yardımcısı olsun diye vermiştir, hataların yardakçısı olsun diye değil, onun amacı şudur: erdem tek başına en yüksek katına erişemediğine göre, ortaya başkasıyla birleşip ortak olarak erişsin. Bu türlü bir birlik bazı insanlar arasında, var olmuş veya olacak ise, bu, onları katıksız iyiliğe götürecek en iyi ve en mutlu birlik sayılmalı. İşte, bence, insanların peşinde koşmaya değer sandıkları her şeyi, şerefi, ünü, ruhun sükunet ve sevincini içine alan birlik, bu birliktir. Bütün bunlar var olunca, hayat mutluluk doludur.



Akademi Hatıraları

Nihayet yıllardan beri delicesine özlediğim mektebe kavuştum.
Bir haftadan beri İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi resim kısmında
talebeyim. Öğleye kadar atelyede heykellerden desen çiziyoruz.
Öğleden sonra nazarî dersler var.


Atelye hocamız Nazmi Ziya Bey. Kırkbeş elli yaşlarında görünüyor.
Derse beyaz gömleği, kocaman piposuyla geliyor. Hiç bağırıp
çağırmıyor. Ona Trabzon'da, kartpostalları karelere bölerek
yaptığım yağlıboya resimleri gösterdim:


--Hepimiz böyle başladık. Müzelerimiz, sanat neşriyatımız olmadıkça
daha sittin sene hep bu, böyle gidecek. Bugünden itibaren bu
kopyeleri bırak. Karşıda duran Yunan heykellerine bak. Şu Milo
Venüsünün kalçalarındaki ahenge bak. Şu boya bosa, şu kumaş
kıvrımlarının su gibi akışına bak.


Milo Venüsüne bakmasına bakıyordum ama... Bembeyaz bir duvar
önünde bembeyaz bir alçı heykel, kılım bile kıpırdamıyor heykelin
karşısında. Fakat bunu hocaya söylemek aklımdan bile geçmiyor.
Atelyemi, hocamı, akademiyi o kadar seviyorum ki. Atelyenin her
yanına serpilen bu buz gibi heykellere ısınabilmek için gözümü,
gönlümü açıyorum.


Atelyede yirmi kişi kadarız. Yarısı kız. Hayatımda ilk defa kızlarla aynı
atelyede çalışıyor, aynı dershanede yan yana ders dinliyorum. On sekiz
yaşına kadar Anadolu'da dolaşan gördüğü en büyük şehir, Kütahya, Artvin
ve Trabzon'dan ibaret olan bir delikanlı için kızlarla dolaşmak ne kadar
güzel şey. İnsanın içi bir hoş oluyor. Nazarî dersler içinde en sevdiğim
dersler estetikle mitoloji, bir türlü ısınamadığım da anatomi ve menazır.


Estetikle mitolojiye Ahmet Haşim geliyor... Son dersinde bize Ogüst Kont'tan
bahsedecekti. Bilmem nereden açıldı, uzun uzadıya yolda gördüğü bir
sıpayı anlattı. Dünyada sıpadan güzel bir mahluk olamazmış!... Sıpanın
kulakları kadar yumuşak kulak, gözleri kadar gözler göz bulunmazmış!...


Sonra Amerikalı bazı kadınların giyimlerine geçti.
--Mübarekler ne kadar güzel renkler seçiyorlar, kadın değil papağan dersin.
En göz alıcı renklerden korkmuyorlar. Çingene pembesi üstüne acı badem
yeşili. Cesaretlerine bayılıyorum... --dedi.


Haşim'in derlerine mimar talebeler de geliyor. Mimarlara yalnız bu derslerde
rastlamak mümkün. Aralarında yaşını başını almış delikanlılar var. Ekseriya
arka sıralarda oturup dalga geçiyorlar. Bunlardan bir tanesini Haşim geçen gün
fena halde azarladı. Bir renk adı arıyor, bir türlü bulamıyordu:


--Bir pembe, hani şu hepimizin bildiğimiz bir pembe canım... --diyor, arkasını
getiremiyordu. En arka sıralardan dalga geçmesiyle maruf bir mimar,


--Tozpembesi! --dedi.


Haşim rahatladı, mimara teşekkür etti. Ama sen misin teşekkür eden, mimar
işi azıttı, yanındakine yüksek sesle bir şeyler anlatmaya başlayınca Haşim
köpürdü:


--Sus be adam! --dedi --Şu toz pembesini bize bu kadar pahalıya satma!...
Sonra rüzgâr ilâhı, Hermes'i anlatmağa başladı. Derken dershanenin bozuk yaylı
kapısı kendiliğinden hafifçe gıcırdayarak açıldı. Derse geç gelenlere fena halde
içerleyen Haşim hırsla başını kapıya çevirdi. Saygısızı fena halde haşlamaya
hazırdı ama kapı tamamıyle kendiliğinden açılmıştı! Gelen giden yoktu. Haşim
hırsla, "kim o!" deyince, kapının yanında oturan bir başka mimar hemen
kondurdu:


--Kimse yok. Rüzgâr ilâhı Hermes olacak efendim!


Haşim'in kızgınlığı uçuverdi. Gülmeğe başladı, sonra mimara dönerek,


--Güzel!... --dedi.


Bir başka derste, Laukon'u anlatacaktı, tuttu bize Türk çiçek zevkinin yerinde
yeller estiğini yana yıkıla öyle bir anlattı ki nerdeyse ağlayacaktık:


--Düşünün çocuklar! --diyordu --Şark!... Görülmemiş çiçeklerin, koklanmamış
kokuların diyarı, bir devre lâlenin adını, bir devre çiydemlerin, gülün kokusunu
sindiren şark!... Güllerin bin bir çeşidini yetiştiren şark!... Bugün çiçeğini
Avrupa'dan dileniyor. Dün gördüm. Bize tayyare ile İtalya'dan karanfil
geliyormuş. Düşünün bir kere, karanfili tayyare ile Avrupa'dan getiren bir
İstanbul'un acıklı halini düşünün. Karanfil!... Hani şu bizim çiniler, minyatürler,
kadifeler, yazmalar dolusu işlediğimiz, bahçeler dolusu kokladığımız karanfil nasıl olur da bugün İtalya'dan gelir? Deli olmak işten değil.
Ön sıralarda bir yerde oturuyordum. Dayanamadım:


--Karanfil istediği kadar dışardan gelsin. Çok şükür şaiir bizdedir! --diyecek oldum.


Haşim'in karanfil şiirini hepimiz ezbere biliyorduk. Sevgili hocamı kulaklarına
kadar kızardı:


--Teşekkür ederim!... --dedi.


Bir başka derste dünyada en çirkin mahlukun yemek yiyen insan olduğunu
anlattı. Yemek yiyen bir insanı seyretmeğe mecbur olmaktan daha korkunç
bir şey olamazmış.


--Hayvanları ve insanları yerken tetkik edin. Yerken insan yüzü kadar çirkinleşen
bir mahluka rastlamak imkânsızdır. Çene kemikleri işler. Gırtlak gerilir, gözler
döner!...


Bu işe pek aklım yatmadı. Neden sonra sevgili hocamızın hastalık denecek kadar
midesine düşkün olduğunu öğrendim.


Sene 1928, mesim ilkbahar.
Geçen ders Ahmet Haşim'e verdiğim şiir defterimi hâlâ cebinde koyduğu yerde
gördüm. Acaba çok mu hoşuna gitti? Yoksa hâlâ vakit bulup elini sürmedi mi?
Bu şiirler son zamanlarda bütün şiir meraklılarını saran bir tarzda serbest nazımla
yazılmış şeylerdi. Haşim'in bir sözü, beni bütün gücümle sarılmağa çalıştığım
resim mesleğinden soğutup şiire, edebiyata sürükleyebilirdi. Şiir defterim
birkaç hafta hocamızın cebinde gitti geldi. Nihayet bir gün defterimi bana
uzattı. Dudaklarında alaycı bir tebessüm vardı:


--Vallahi serbest nazım ustaları kadar mükemmel!... --dedi.


Ne demek istediğini tamamıyle anlamamıştım. Haşim'in serbest nazım
ustalarıyla kanlı bıçaklı olduğunu neden sonra öğrenecektim. Fakat
anladığım kadarı bana yetti. Bir daha bu şiir defterine bu şiir bahsine
elimi sürmeyeceğim. Bir ortamektep talebesinin ilk saçma sapan
karalamalarına Haşim yanılıp şiir deseydi, halim nice olurdu? Resimden
soğuyup edebiyata dönmem işten bile değildi. Çünkü ben resim yoluna
edebiyattan sapmıştım. Edebiyat sevgisi resim yanında çok daha eski
çok daha köklü idi. O güne kadar resim diye dünyanın en aşağılık
kartpostallarından başka bir şey görmemiş, ama tesadüfen olsun birkaç
iyi kitap okumuştum.
Daha ilkmektep sıralarında iken babam bize Hugo'dan tercümeler yapardı.
Uzun kış gecelerinde bütün aile etrafını sarar Sefiller'i dinlerdi. Halbuki
resim!... Resim tamamıyle riyaziye derslerinden aldığımız sıfırların zoruyla,
yoktan var edilmiş bir limandı. Akademiye geldiğim zaman bu limana
sığınanların büyük bir yekûn tuttuğunu hayretle gördüm. Meğer:
"Dillerde desitan imiş esrar sandığım!..." Atelyemizde yirmi kişi varsa
en ağağı on yedi tanesi riyaziye dersleri yüzünden liseden soğumuşlar.
Aynı ders, fiziğe, kimyaya da bulaşınca soluğu Akademide almışlar!...
Onlar da benim gibi, lise sıralarında riyaziye derslerinden aldıkları
sıfırlarla delik deşik olan izzetinefislerini Akademide bir meslek
öğrenerek tamir etmeğe çalışıyorlar.


Lisede iki kere ikinin dört ettiğini öğrenenler, mimarîye giriyorlar. İki kere
ikiden sıfır alanlar da bize... Çocukluğundan beri sahici resimler görerek
resme heves eden hemen hemen yok gibi.


epigraf