Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

13 Kasım 2012 Salı

Beyaz Zambaklar Ülkesinde



Onlar sürülmüş topraksa, bizler el değmemiş, derin ve bereketli çernozem toprağıyız. Sadece çalışmamız lazım. Bizler -genç halklar- Almanlara, Fransızlara ve İngilizlere göre iki, üç hatta on kat daha fazla çalışmalıyız. Önce onlara yetişmeli, daha sonra da onları geçmeliyiz!

Birgün mutlaka bu ülkeleri geçeceğiz! Sadece şehirli nüfusun eğitimiyle sınırlı kalmayacağız. Köylerde bir tek ilkokul ve perişan durumdaki kütüphanelerle yetinmeyeceğiz. Her bir köylünün, balıkçının ve katran toplayıcısının evini bilginin ışığıyla aydınlatacağız. Küçük çocukları terbiye ederek güçlü, gelişmiş ve gururlu bir yeni nesil yetiştireceğiz.



           Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçeye ilk kez çevrildi. Atatürk, kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran olmuştu. Derhal kitabın ülkedeki okulların, özellikle askeri okulların müfredatına dahil edilmesini emretti.Türk askerleri ülkelerindeki "yaşamı yenilemek" için mutlaka bu kitabı okumalıydılar. O vakitler, kitap okadar çok ilgi gördü ki, Kuran-ı Kerim'den sonra en çok okunan kitap haline geldi.
       Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlığa ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğrencilere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya'yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde gözler önüne sermektedir.Halkların destansı özverisiyle yoksulluktan kurtularak, ekonomik, politik ve kültürel olarak nasıl mükemmel bir ülkede yaratılabileceğini gösteren, okurlara dudak ısırtan ölümsüz bir eser.
        1960'ta Türkiye'de, Cemal Gürsel tarafından darbe yapıldı. Birkaç ay sonra Cumhuriyet gazetesi darbede yer alan subaylara, dünya görüşlerini ve eğitim seviyelerini öğrenme amaçlı bir anket yaptı. Ankette şöyle bir soru da yer alıyordu: Okuduğunuz hangi kitap sizi en çok etkiledi? Cevapların çoğu aynı kitabı işaret ediyordu: Beyaz Zambaklar Ülkesinde.


 HALK AYDININ AYNASIDIR 
 Yazar Prof.Dr.Cihan Dura   

Emperyalizm’in Türkiye’yi yeniden nüfuzu altına alması, İsmet Paşa döneminde ABD ile yapılan İkili Antlaşmalar'dan sonra başladı. Bu etki günümüzde çok tehlikeli boyutlara ulaşmış bulunuyor. Sık sık tekrarlamak lazım bu gerçeği…, çünkü bilmeyen çok yurttaşımız var. “Halkımız kayıtsız, umursamaz, her türlü boyunduruğa kolayca boyun eğer” diyerek eli kolu bağlı yerimizde oturamayız. Ben o boyca küçük, ama içerik ve anlamca çok büyük olan kitaba, Atatürk'ün, “gençlerin, aydınlarımızın mutlaka okumasını istediği” o kitaba dönüşler yapıyorum böyle zamanlarda... Kitabın adını bilen, hatırlayan, değerini bilen, okuyup ders çıkaran ne yazık ki azdır aramızda: Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Grigory Petrov’un kitabının ana fikri, verdiği ana mesaj; aydınların, halkı küçük görmemesi, onunla hemdert olması, hattâ ayağına kadar giderek, onu aydınlatması, yetiştirmesi, sorunlarına çare bulmasıdır. Atatürk’ün de aydınlara vermiş olduğu görevlerin en başında gelenlerden biri budur. Unutmayalım ki halk aydının aynasıdır. Aydın halka bakınca aslında kendini görür, dolayısıyla, hatalarını, sorumluluklarını ve ödevlerini de görür. Tabii görebilenler için, gerçek aydınlar için bu sözüm.
Büyük Uyarıcı’nın “okulların müfredatına konulmasını istediği” kitaba, bu sebeple sık sık dönüşler yapıyorum. O kitabın sayfalarında  işgal altında bulunan yoksul bir ülkeden, o ülkenin “halk”ından söz ediliyordu, yoksul, eğitimsiz, yabanıl bir halktan,  perişan, tembel, ilkel, geri...
Derken, nasıl olduysa bu ülkede bir öncü adam, onun peşinden başka aydınlar ortaya çıkıyor. Sayıları azdır ama yurtseverler, fedakâr, kararlı ve yetenekliler. Halkı sahipleniyor, sırça köşklerini terk edip onun ayağına gidiyor, ona bilimin ışığını, yüksek ahlakı ve değerleri götürüyorlar. Gittikçe çoğalıp çok geçmeden bütün ülkeyi kaplıyorlar. Aslında“halk” bile denemeyecek o insanlara hizmet aşkıyla, onlara ışığı götürme idealiyle yanıp tutuşuyorlar. Bütün rahatı tepiyor, boş, masabaşı polemiklerini bırakıp yürüyor, koşuyor, bütün engelleri aşıyorlar; sayıları gittikçe artıyor, on kişiyken, on binler oluyor; ellerinde meşaleler, bütün ülkeye yayılıyorlar.
İki yaratıcı güç bir araya geliyor!
O kutsal buluşmadan yepyeni bir toplum doğuyor. O perişan halk canlanıyor, okumaya, çalışmaya, düşünmeye, iş yapmaya, ürün vermeye başlıyor; ülke bayındırlaşıyor, kalkınıyor.
Hangi ülkeydi bu ülke, biliyorsunuz:  Finlandiya!...
Peki o her şeyi başlatan tek adam,  o öncü adam kimdi? Johan Wilhelm Snelman’dı (1806-1881) o, Finlandiya’nın Atatürk’ü!...
Snelman bir filozoftu. Yaşamı boyunca ülkesinin kalkınması için çırpınıp durdu.
O ve onun oluşturduğu halk öğretmenleri ordusu, "bataklıklar ülkesi" olan Finlandiya'yı "beyaz zambaklar ülkesi"ne dönüştürmeyi başardı.
Snelman, askerlerden, öğretmenlerden, din adamlarından, doktorlardan, iş adamlarından,… oluşan gönüllüler ordusuyla ülkesinin yoksulluktan kurtarılmasının, ekonomik, politik ve kültürel açıdan mükemmel bir duruma getirilmesinin öncülüğünü yaptı.
***
Bize gelince, biz başarılı olamadık. Atatürk’ün bütün çabalarına, verdiği örneklere, bütün yol göstermelerine rağmen, yoksulluktan, tembellikten, eğitimsizlikten, gerilikten tam kurtulabilmiş değiliz. Halkımıza devlet, millet, bilim, sosyal ahlak, ulusal egemenlik, tam bağımsızlık, cumhuriyet, laiklik gibi yüksek değerleri tam olarak anlatıp benimsetemedik.
Bir Snelman, kat kat üstünü çıktı, ancak onun davasını sürdürecek aydın kuşaklar çıkmadı!
Görevimizi yerine getiremedik.
Öyle ki Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bundan 80 yıl önce yaptığı tespit (Yaban, 1932) ne yazık ki hâlâ geçerli:
Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin.
Bir kafası vardı, aydınlatamadın.
Bir vücudu vardı, besleyemedin.
Üzerinde yaşadığı bir toprak vardı, işleyemedin.
...
Onu hayvanî duyguların, esaretin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın.
O katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti.
Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin.
Ne ektin ki ne biçeceksin.
***
Geri kalmış bir ülkede kalkınmanın ilk koşulu aydınların halka gitmesi, onunla buluşması, ona el uzatması, onun anlayıp benimseyeceği şekilde bilim, teknik, kültür ve yenilik götürmesidir

ATATÜRK boşuna mı uyardı: “Başarı için, ülkeyi kurtarmak için aydınla halkın zihniyeti arasındaki ayrılığı durdurmak gerekir. Bu ikisi arasında doğal bir uyum olmalıdır. Bunun için de halk biraz yürümesini hızlandırmalı, biraz da aydınlar çok hızlı gitmemelidir. Görev, önce aydınlara düşer.” 
Kabahati halkta gören aydınlar!...
Bu söze dikkat!
Ve bir mucize olsa, Atatürk bugün çıkıp gelse, aydınlara şöyle hitap ederdi:
 Ey Türk aydını! Sakın ola ki halkını küçük görme. Onu bağrına bas, derdin yap dertlerini. Onun diliyle konuş, tatlı konuş. Güven ver, sevdir kendini, iletişimini hiç eksik etme. Her gün daha yakınında bulacaksın onu. Unutma: bilgidir, akıldır, sabır ve iknadır bizim araçlarımız. Örgütlenin, dernekler kurun, platformlar oluşturun. Girin halkın arasına, her yere gidin, konuşun, dinleyin, anlayın halkın sorunlarını. Güven vererek, yalın bir dille, güzel örneklerle en tesirli şekilde anlatın bulduğunuz çözümleri. Sizden öncekiler, bütün uyarılarıma rağmen, çok ihmal ettiler bu görevi, siz etmeyin!

Sorunları, uygun çareleri halkı gözlemleyerek, dinleyerek, onunla birlikte yaşayarak bulun. Sakın aktarmacı olmayın, Batı taklitçiliğinden uzak durun. Çoğu aydınımız ne yazık ki Batı taklitçisidir, Batı kopyacısıdır. Sakın ha, siz onlar gibi olmayın. Bu büyük hatamızın da üzerine yürüyün, hep birlikte yürüyün. Bilim ilkemin ışığında önce halkınızı tanıyın, doğrudan doğruya onu gözlemleyin, araştırın, sorunlarını bulun,  önlemler alın, çareler geliştirin; halkın arasına girerek, onun dünyasını tanıyarak, onun dünyasını öğrenerek, görüşlerinizi, uygulamalarınızı onun ruhundan, onun yaşamından esinlenip geliştirerek... Özen gösterin doğal uyumu sağlamaya, daha da ileri götürmeye. İşinizi, görevinizi iyi planlayın, görüşlerinizi olgunlaştırın. Amaçlarınızı, araçlarınızı iyi belirleyin. Uzmanlara başvurun, işbirliği yapın. Ancak bir hazırlıktan sonradır ki atılın ortaya. Herkesin kolay anlayacağı şekilde anlatın, uygulayın ve uygulatın önlemlerinizi.
Kabahati halkta gören aydınlar!...
Bu altın öğütlere dikkat!

kaynak... www.cihandura.com