14 Ekim 2012 Pazar

Atatürk Ankara'da



26 Mayıs 1938 - Perşembe
Kendi Adını Taşıyan Bulvarda: Atatürk Bulvarı’nın ortasındaki kestane ağaçları yemyeşil olmuştu.
On dört yaşındaki Reşat Önat hem okuyor, hem de Kocabeyoğlu Pasajı’nın az ilerisinde, şimdi Çocuk Esirgeme Kurumu binasının bulunduğu köşede, dayısı Hilmi Öz’ün, Ankaralıların uğrak yeri olan Özen Pastanesi'nde çalışıyordu. Kimi zaman kasada duruyor, kimi zaman da arkadaki - sonradan adı İzmir Caddesi olarak değiştirilecek - Uçar Sokak’ta, arkadaşlarıyla top oynuyordu.
Genç Cumhuriyet’in, genç başkentine devletin idaresi için bir kültür göçü olmuş, Ankara ülkenin dört bir yanından aileleriyle gelen memurlarla dolmuştu. Doğal olarak Ulus artık konut açısından yetersiz kalmış; yepyeni bir yerleşim alanı olarak küçük şirin evleri, muntazam sokakları, yemyeşil parkları, geniş bulvarı, tek tük arabaları, yepyeni dükkanlarıyla Yenişehir semti oluşturulmuştu.
Özen Pastanesi, sıradan vatandaşından, bakanlarına kadar birbirini tanıyan, yolda selamlaşan, tertemiz giyimli Ankara’nın yeni sakinlerinin sık sık uğradıkları işlek bir pastaneydi. Şoförleri değil, bakanların kendileri alış veriş ederlerdi. 25 Ekim 1937’de başbakan oluşundan on gün sonra, Celal Bayar da bizzat Özen’e gelmiş, gelişi Ulus Gazetesi’nde haber olmuştu.
Kimi öğlen, küçük Reşat kasada durur, müşteri yoğunluğundan babasının telefonuna dahi bakamazken; kimi gece yarısı Özen kapanırken de, hem Vali, hem de Belediye Başkanı olan Nevzat Tandoğan, dışarıda kestane ağaçlarının sulanması işini gizlice denetler; kaytaran işçileri, elindeki bastonuyla fena halde haşlardı. Aynı Vali Tandoğan, şehrin umumi tuvaletlerini de bizzat teftiş ederdi.
   O, şehrin gözü gibi bakılan kestane ağaçları, ileride bulvarın genişletilmesi amacıyla bir gece içerisinde kesiliverecek, sabah bulvardan geçen Ankaralılar arazözlerden tenekelerle su taşınarak büyütülmüş ağaçlardan geride bir küçük dal dahi göremeyeceklerdi. Kestane ağaçlarının kesilmesi de, semte adını verecek havuzlu – parklı tepesinde ay’lı Kızılay Binası’nın yıkılması da, bulvar tarihinin hüzünle hatırlanacak olaylarındandı.
Özen Pastanesi’nin yanında Vehbi Koç’un dört katlı bir binası vardı. Bu binanın ikinci katında pastanenin iyi müşterilerinden, Celal Bayar Kabinesinin Milli Müdafaa Vekili Saffet Arıkan ikamet etmekteydi. 1938 yılında, devletin bir bakanının telefonuna, adı ve soyadından Ankara Telefon Rehberi’nden ulaşılabilmekteydi. Saffet Bey’in numarası 6207’ydi.
26 Mayıs 1938 Perşembe günü ikindi, tam devlet dairelerinin dağılma saatiydi. Ankara’nın o zaman sanki daha kurak, daha sıcak yazı daha başlamamış, Ankara daha boşalmamıştı. Pastaneye o bölgenin emniyetinden sorumlu 1. Şube taharri memurlarından Cemal Bey geldi; küçük Reşat’a, dayısı Hilmi Öz’ün nerede olduğunu sordu: Bir “misafir” gelecekti.
Bir koşuşturma oldu – gelecek misafir Atatürk’tü.
Saffet Arıkan hastaydı ve Atatürk eski arkadaşına geçmiş olsun ziyaretine gelecekti.
Atatürk, Koç’un binasının önünde yaveriyle aracından indi ve binaya ilerledi. Aslında Adana – Mersin gezisinden daha iki gün önce dönmüştü ve kendisi de hastaydı. Hastalığı 30 Mart 1938’de, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nce de resmi bir bildiri ile açıklanmıştı.
Daha sonra Cemal Bey, Reşat Önat’a anlatmıştı;
Atatürk çok halsizdi ve merdivenlerden ikinci kata çıkarken çok zorlanmıştı. Çevresindekilere:
 - Biliyorum bu bina Vehbi Koç’un; ona söyleyelim de buraya bir asansör yaptırsın   demişti.
Daha sonra yatmakta olan Saffet Arıkan’ın yanına gidip oturmuş ve sohbete başlamıştı. Asansörün olmayışının şikayetini ona da yapmıştı.
Atatürk her bakanına özel “Limoges” kahve fincanı armağan ederdi. Ani bir ziyaret olduğu için kahve yapacak adam yoktu. Özen’e haber ve özel fincanlar gönderilmişti – kahve yapılması isteniyordu. Bir de garson istenmişti. Garson Özen’in kısa boylu, sarışın garsonu Yusuf olacaktı.
Cemal Ağabey’i Reşat’a:
- Hadi sen de gel, belki sen de içeri girersin   demişti.
Cemal Ağabey, Yusuf ve Reşat kapının önüne geldiklerinde Yusuf’un eli ayağı titremeye başlamış, bunun üzerine Cemal tepsiyi Yusuf’un elinden alıp Reşat’a uzatmıştı.
Reşat’la birlikte içeriye girdiklerinde Reşat Önat hiç karşıya bakamıyordu. Kafası önüne eğik ilerliyor, Atatürk’ün yanına geldiğinde Atatürk sohbetini kesip Reşat’a bakıyor ve parmağıyla işaret ederek:
- Gel çocuk   diyordu.
Kahveyi alıp koyarken Reşat hala Atatürk’ün yüzüne bakamıyordu. Zaten Özen’in müşterisi olan Saffet Arıkan, Reşat’ı çok iyi tanıdığından haline kıs kıs gülüyordu.
Ve Ata’nın yüzünü gördü; yüzü balmumu gibiydi, hasta olduğu belliydi.
Sonra Reşat yavaş yavaş geri çekildi – adet üzerine kapıda beklemeye başladı. Atatürk döndü:
 - Git çocuk   dedi.
Reşat Önat dışarı çıktı – sanki bir rüyadaydı.
Atatürk, on on beş dakika sonra dışarı çıktı; yine zorlukla merdivenlerden aşağıya indi.
Bu halsizlik Atatürk’ün bir asansöre ne kadar gereksinimi olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu yüzden o yaz Hipodrom’daki geçit alanına bir ek bina yapılacak; 29 Ekim törenlerinde Atatürk’ün çıkabilmesi amacıyla içine bir de asansör konacaktı. Hatta o tarihe kadar iyileşemeyebileceği düşünülerek, halka moral olsun diye – geçit törenini ayakta izliyormuş görünümü verecek - özel yüksek bir koltuk imal edilecekti.
Ancak 26 Mayıs, Atatürk’ün Ankara’daki son günü idi ve ne o asansörü, ne o koltuğu, ne olabilmeyi çok arzuladığı 29 Ekim geçit törenini,
ne de Ankara’yı bir daha görebilecekti.
Atatürk, kendi adını taşıyan bulvara çıktığında, beraberindekilerle; Özen Pastanesi’nin yanından hemen arkadaki Uçar Sokak’a geçti. Şimdiki Galatasaraylılar Lokali’nin olduğu yerde, bahçe içindeki bir evde oturan ve o da çok hasta olan, Özen Pastanesi’nin müşterilerinden İktisat Vekili Şakir Kesebir’e ziyarete gitti.
Daha sonra da yapımı 30 Ocak 1937’de bitmiş olan Ankara Tren Garı’na gidildi. Vedalaşıldı ve trenle sevgili Ankara’sından Balıkesir’e hareket etti. Oradan da Bandırma üzerinden vapur ile İstanbul’a gidecek, tedavisine Savarona Yatı'nda devam edilecekti.
Gidiş, o gidiş oldu.
 Aynı gara bir daha; 20 Kasım 1938 Pazar günü, saat 10:00’da,
bir şehir, bir ulus ağlarken,
Türk Bayrağı’na sarılı olarak gelebilecekti.
Ve aradan yıllar geçiyordu;
2005 yılına gelindiğinde yaşlı Reşat Önat, Vehbi Koç’un dört katlı binasının yerine yapılan kocaman binanın altında bulunan Koçbank şubesindeydi.
Bütün hatıralar yeniden canlanırken, yaşlı bedeni ile merdivenlerden güçlükle bankanın ikinci katına çıkıyordu.
İşlemleri bittikten sonra yine merdivenlerden aşağıya indiğinde, duvarda asılı Vehbi Koç’un gülen yüzlü fotoğrafına bakıyor
ve çevresindeki gençler garip garip ona bakarken yüksek sesle:
- Eee, Vehbi Amca; sen daha hala asansörü yaptırma...diyerek tebessüm ediyordu.
  (Reşat Önat daha sonra 15 Kasım 1953’de, kardeşi Vahit ile birlikte Özen’in ve Bulvar’ın tam karşısında, Tuna Caddesi 1/A’da Cumhuriyet Ankara’sı sembollerinden olacak efsane Piknik’i kuracak; 2005’e gelindiğinde muazzam bilgi birikimiyle Armada Alışveriş Merkezi’nde Piknik’i ayakta tutmaya devam edecekti)
      Düş Hekimi Yalçın Ergir   

Mutluluk

Ünlü bir sofu öyküsüdür bu.Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" der.Dilenci güler ve : "Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz." Diye yanıtlar.Kral alınır ve söyleşi koyulaşır.-Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele;ne istiyorsun?
-Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım.Dilenci sıradan bir dilenci değildir. İmparatorun ilk yasantısında öğretmeni olmuştur. Ve ona şu sözü vermiştir. "Bundan sonraki yasantında tekrar karşına çıkıp seni uyaracağım." İmparator olayı unutmuştur. Zaten geçmişi hangimiz noktasına virgülüne kadar anımsayabiliriz ki?
Birlikte yaşlanan kişilerin bile anıları farklıdır. Bu nedenle imparator bastırır.
-Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz. Bunun üzerine dilenci, çanagını uzatıp, "şu çanagı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?" diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder.
Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılır.
Giderek pırlantalar, elmaslar,yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar ama boş kalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır:
"Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çana?ın
neden yapılmış olduğunu itiraf et."
-Çok basit, diye yanıtlar dilenci. İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur.
Örneğin; bir araba istersin...bir yat...bir ev...bir kadın... Yada kadınsan erkek!
Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir. Neden?
Çünkü beynin, aklın onları dışlar. Araba garajdadır ve artık istek
uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir.
Kadın yatağında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir. Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın.
İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir. Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez. Geri dön...Evine dön...Seni mutlu edecek ögeleri dışında değil, kendi içinde ara!